Nisan 23, 2025
Gündem

“İstanbul depremi olacak mı” yerine “olunca ne yapacağız” diye sormalıyız

Yazıyı paylaş

Silivri’de meydana gelen depremin ardından yerbilimciler “Büyük İstanbul depremi de gelecek” ya da “Hayır, İstanbul depremi olmayacak” diye ikiye ayrıldılar. Birbirini pek sevmeyen bu bilim insanlarının oluşturduğu arkadaş grupları üzerinden yıllardır deprem konusunda bile kamplaşmayı başarabilen insanlar olduk. İnsanlar sosyal medyadan bilim insanlarına neden inanmaları gerektiğini tartışıyorlar.

Gazeteci Fatma Sibel Yüksek, bu kamplaşmayı tek cümleyle özetledi:

“Şener’ci olduğumuz için eve girdik, Naci’ciler arabalarında yatıyor.”

Oysa bilimin inanmaktan çok bilmekle ilgisi var. Peki, yerbilimciler arasındaki görüş farklılıklarıne ne sebep oluyor?

Neden bazı bilim insanları “İstanbul’da 7.5’lik büyük deprem kesin” derken, bazıları “o fay ölmüş olabilir” diyor?

Bu da benim aklıma “Japonya’daki bilim insanları Türkiye’dekilerden daha mı başarılı? Yoksa analiz yöntemlerinde farklılıklar mı var?” sorusunu düşürüyor. Hatta, biraz daha ileri giderek, “Hangi veri setlerini kıyaslıyorlar da Japon toplumu deprem konusunda endişe içinde yaşamıyor?” diye düşünüyorum.

Bu soruların yanıtlarını ararken, Japonya’da ve Türkiye’de depremle ilgili yürütülen bilimsel araştırmalara göz atıyorum. İki ülke arasındaki farkları gördükçe, aslında soruyu yanlış yerden sorduğumu daha iyi anlıyorum.

Gelin, birlikte göz atalım.

Japonya’da Sismik Gözlem Yoğunluğu Çok Daha Fazla

Japonya’nın neredeyse her 20 kilometrede bir yerleştirilmiş sismik istasyonlarla dolu olduğunu görüyoruz. Bu sayede yerin altındaki en küçük gerilim değişiklikleri bile gerçek zamanlı takip ediliyor.

Türkiye’de ise sismik izleme altyapısı belli bölgelerde güçlü olsa da, tüm ülkeye eşit yayılmış değil.

GPS Tabanlı Yer Değişimi İzleme Sistemleri

Japonya, uydu destekli sistemlerle yer hareketlerini anbean takip ediyor. Bu sayede faylar üzerindeki gerilim birikimi simülasyonlarla görselleştiriliyor.

Türkiye’de ise bu sistem TUSAGA-Aktif adıyla çalışıyor fakat kapsama alanı hâlâ sınırlı.

Fay Hatlarının İncelenmesi

Japonya’da fay hatları sadece harita üzerinde belirlenmekle kalmıyor, yerinde kazılar yapılıyor, karbon testleriyle ne zaman kırıldıkları net şekilde ortaya konuyor ve deprem tehlike analiz raporları sürekli olarak güncelleniyor.

Türkiye’de ise bazı faylar hâlâ aktif olup olmadığı belirsiz durumda. Yer bilimciler de en çok bu konuda ihtilâfa düşüyorlar. Mikro-fay zonlarının çoğu bilimsel olarak yeterince araştırılmış değil. 

Simülasyon Kültürü: Japonya’nın En Güçlü Silahı

Depremle yaşamayı öğrenmiş ülkelerden biri olan Japonya, hazırlığını sadece yönetmelik ve uyarı sistemleriyle değil, “simülasyon kültürüyle” de yapıyor. Bu kültür, sadece akademik veya teknik bir süreç değil; kent planlamasından bireysel eğitime kadar her alana yansıyor.

Japonya’da her büyük şehir için, olası bir depremde neyin, nerede, ne zaman yıkılacağı, hangi yolların kapanacağı, yangının nerede başlayabileceği önceden planlanıyor. Bu tahminler, yalnızca teorik hesaplarla değil, gerçek dünya simülasyonlarıyla destekleniyor.

Videoda izlediğiniz yer, Japonya’nın Kobe yakınlarında bulunan E-Defense adlı dünyanın en büyük tam ölçekli deprem simülasyon merkezlerinden biri. Bu merkezde gerçek boyutlu binalar üç eksende sarsılıyor, farklı yapı tipleri üzerindeki yıkım etkileri ölçülüyor ve yeni bina tasarımları bu testlerle geliştiriliyor.

Bu sayede Japonya, olası bir depreme sadece “hazır olmakla” kalmıyor, henüz inşa edilmemiş yapıların bile nasıl davranacağını önceden test edebiliyor.

Türkiye’de ise biz hâla mevcut güvenliksiz yapıları nasıl dönüştürebileceğimizi tartışıyoruz. Hatta onu da sadece tartışıyor, harekete geçemiyoruz. Bu similasyon merkezi 2005’te hayata geçti, yani tam 20 sene önce! Bugün biz, Japonya’daki teknolojinin yanına bile yaklaşabilir durumda değiliz.

Erken Uyarı Sistemi

Japonya 2007’den beri tüm ülkeye yayılmış bir erken uyarı sistemine sahip. Deprem dalgaları merkezden yayılırken, çevre şehirlerdeki insanlar, sarsıntıdan saniyeler önce uyarılıyor. Bu uyarı modeli, kısa süreliğine de olsa ulaşımın durdurulmasına, fabrikaların kapanmasına, insanların kendilerini korumasına yetiyor. Örneğin, 2011 Tōhoku depreminde Tokyo’daki insanlar, büyük sarsıntıdan 45 saniye önce uyarı aldı. Bu, bazı trenlerin durmasına ve insanların korunmasına yetti.

Türkiye’de ise hâlâ sadece pilot bölgelerde erken uyarı testleri yapılıyor.

Yapı Denetimi ve Yasal Sistem

Japonya’da depreme dayanıksız bina inşa etmek neredeyse imkânsız. Yönetmelikler sıkı, denetim bağımsız, uygulama tavizsiz.

Türkiye’de ise yapı yönetmelikleri olsa da, uygulama zayıf. Daha kötüsü, “imar affı” gibi bilim dışı politikalarla kaçak yapılar bile yasallaştırılıyor. Bu da her depremde can kayıplarının artmasına neden oluyor.

Güncel Deprem Tehlike Haritaları

Japonya’da deprem tehlike haritaları dinamik olarak güncelleniyor, yeni veriler ışığında revize ediliyor.

Türkiye’nin en güncel haritası ise 2018 yılında yayımlandı ve o günden bu yana herhangi bir güncelleme yapılmadı. Oysa yapılaşma arttı, fay hatları hakkında yeni bulgular elde edildi. Buna rağmen harita sabit kaldı.

Türkiye’de Bilim İnsanları Neden Farklı Görüşte?

Çünkü bu bilim mutlak doğrular değil, olasılıklar üretiyor. Burada bilim insanlarının elindeki verilerin bu noktada önemi büyük. Hangi veriyi önceliklendirdikleri, hangi simülasyonu kullandıkları, hangi tarihsel olayı referans aldıkları gibi gerekçelerle, fayın yüzey davranışına dair yaptıkları varsayımlar farklı yorumlara yol açabiliyor.

Japonya ile Türkiye arasındaki farklara baktığımız zaman, risk analizi konusunda eldeki verilerin niteliğinin oldukça farklı olduğu sonucuna varmak zor değil.

Önemli olan bu farklılıkları yok saymak değil, verileri daha güçlü hâle getirmek, en kötü senaryoya göre hazırlanmak ve riski yönetmek olmalı. Japonya bunu yapıyor. Biz ise hâlâ “panik yaratmayalım” diye sessiz kalıyoruz.

Japonyada akademi, toplum ve devlet “deprem olur mu?” sorusuyla vakit kaybetmeden “olursa ne yapmalıyız?” sorusuna odaklanıyor. Türkiye ise hâlâ “deprem gelir mi, gelmez mi” ikileminde sıkışmış durumda.

Oysa deprem bir olasılık değil, kesinliktir. Mesele, hazırlıklı olup olmadığımızdır.

Bilime İnanmakla Değil, Güvenmekle Başlayalım

İbrahim Hakan Göver’in “Türkiye ve Japonya’nın Deprem Gerçekliği: Karşılaştırmalı Bir Analiz” başlıklı makalesinde dikkat çekici bir tespit yer alıyor: İki ülke arasındaki fark yalnızca teknolojik ya da kurumsal düzeyde değil; aynı zamanda toplumsal bilinç, kültürel disiplin ve afetle kurulan ilişki biçiminde de ortaya çıkıyor.

Japon halkı, devletin afet yönetimi sistemine ve bilim insanlarının açıklamalarına yüksek oranda güven duyuyor. Afetle ilgili alınan kararlar sorgulanmak yerine uygulanıyor. Türkiye’de ise bilim insanları arasında yaşanan görüş ayrılıkları kamuoyunda kafa karışıklığı yaratıyor; devletin afetle ilgili uygulamaları zaman zaman siyaset gölgesinde değerlendiriliyor. Bu da toplumun pasifleşmesine ve önlem alma refleksinin zayıflamasına neden olabiliyor.

Göver’in analizinde önemli bir sosyolojik boyut daha var: Türkiye’de doğal afetler, hâlâ geniş kitleler tarafından “kader” olarak görülüyor. Bu yaklaşım, sorumluluğun bireyde ya da devlette değil, dış bir güçte olduğu hissini pekiştiriyor. Japonya’da ise “kader” yerine “hazırlık” kültürü hakim; deprem engellenemese de etkisi azaltılabilir anlayışı, toplumun bütününe yayılmış durumda.

Türkiye, depremi önleyemez. Japonya da önleyemiyor. Ama biz de onlar gibi bu gerçekle yaşamayı ve hayatta kalmayı öğrenebiliriz. 

Neler yapabiliriz?

  • Simülasyon kültürünü şehir planlamasına entegre etmeliyiz.
  • Fay zonlarına göre yapı envanterini güncellemeliyiz.
  • Erken uyarı sistemlerini yaygınlaştırmalıyız.
  • Bilimsel analizleri siyasetin ve kamplaşmanın dışında ele almalıyız.
  • İmar affı gibi uygulamalardan derhal vazgeçmeliyiz.
  • Geniş kapsamlı bir kentsel dönüşümü, partiler üstü bir şekilde hayata geçirmeliyiz.

Hepsinden önce “en kötü senaryoya nasıl hazırlanabiliriz” diye sormalıyız.

Çünkü deprem değil, hazırlıksızlık öldürür.

1992’de Erzincan’da, 1999’da Gölcük’te depremi yaşadım, Van’da, Hatay’da, Maraş’ta yüz binlerce canın yitirildiğini gördüm.

Bari bu sefer, birkaç gün sonra depremi unutarak meseleye duyarsızlaşmak yerine gerçek bir adım atabilelim.

Hazırlık yapalım ve buna da “deprem olur mu olmaz mı” değil, “olursa ne yaparız” sorusunu sormakla başlayalım.


23.04.2025, Ece Sevim, ecesevim.com

Yazıyı paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir