“Win the crowd and you’ll win your freedom. And remember, you are an entertainer.” – Gladiator, 2000.
(Kalabalığı kazanırsan, özgürlüğünü de kazanırsın. Unutma, artık bir gösteri adamısın. – Gladyatör, 2000.)
Bugün Türkiye’de yaşanan sorun yalnızca siyasal bir tıkanma değildir.
Bu, bir rejim krizi de değildir sadece.
Bugün yaşanan bir onur krizidir.
Bir toplumun çürümesi, yalnızca iktidarın hoyratlığıyla değil;
muhalefetin suskunluğu, teslimiyeti ya da yönsüzlüğüyle de mümkün olur.
Ve en çok da, her iki tarafın ortaklaştığı o görünmez zeminde gerçekleşir:
onurun tasfiyesi.
Evet.
Bu ülkede onur sistematik biçimde tasfiye ediliyor.
Ama bu tasfiyeyi yalnızca tek bir siyasal odağa havale etmek,
resmin tamamını görmekten bizi alıkoyar.
Zirâ mesele iktidarın varlığı ya da muhalefetin zayıflığı değil artık.
Mesele, her iki taraftaki muktedir kliklerin çıkar birliği yaptığı değer yoksulluğu.
Ve bu mutabakatın adı:
Pragmatizm.
Bir toplumun onurunu yok etmek istiyorsanız, doğrudan ona saldırmazsınız.
Önce o onuru taşıyan kurumları hedef alırsınız.
Ve bu kurumları, var oluş amaçlarının tam zıddı kavramlarla özdeşleştirerek yıkarsınız.
Tam da böyle oldu.
Asker vardı.
Devleti korumak, milleti savunmakla görevlendirilmişti.
Yani “vatan” dediğimiz kutsalın güvencesiydi.
Ne dendi ona?
Yükselen grupla yıldızları denk düştüyse “kahraman”,
düşmediyse
“Terörist.”
Hâkim vardı.
Adaletin bağımsızlığını temsil ediyordu, hukukun soyut ilkelerini somutlaştırıyordu.
Ona ne denildi?
İstediğimiz kararı veriyorsa “Ankara’da hâlâ varlar”,
hoşumuza gitmeyen kararlar veriyorsa
“Talimatla karar veren memurlar.”
Gazeteci vardı.
Gerçeği kamuoyuna duyurmakla yükümlüydü.
Ne dediler?
Mahallemize alkış tutuyorsa “cesur gazeteci”,
çıkarımızın aleyhinde kalem sallıyorsa
“Yandaş, etki ajanı.”
Din görevlisi vardı.
Topluma maneviyat taşıyan, inançla ahlak arasında köprü kuran kişiydi.
Ne oldu?
Yalan söylemeyi reddediyorsa “sürgün”,
28 Şubat’a zemin hazırlaması gerekiyorsa
“Sapkın.”
Öğretmen vardı.
Sorgulayan nesil yetiştirsin diye vardı.
Ne dendi ona?
Mülakatlarda istediğimiz yakınlıkta bulduysak “eğitim neferi”,
mahallemizin uzağındaysa
“İdeolojik militan.”
Ve böyle böyle, bu toplumun yıllar içinde güven inşa ettiği her değer,
ontolojik karşıtıyla yaftalanarak itibarsızlaştırıldı.
Bu sürecin mimarları yalnızca iktidar grupları değil.
Muhalefet de bu itibarsızlaştırma düzenine çoğu zaman:
ya sessiz kalarak,
ya da kendi versiyonunu inşa ederek katkı sundu.
Gelinen son nokta muhalefetin de sosyal medyada troll ordularıyla,
ilkeli insanları siyasetten saf dışı bırakan tüzükleriyle, propagandalarıyla
bu onursuzlaştırma çabasına büyük desteği oldu.
İktidar ve muhalefet ne yazık ki bu toplumsal çürümeyi elele inşâ ettiler.
Çünkü onurlu insanların varlığı, her iki taraf için de sorun teşkil ediyordu.
İktidar açısından bu insanlar kontrol edilemezdi.
Muhalefet açısından ise tahmin edilemezdi.
Bugün onurlu kalmak isteyen bir birey,
hem iktidar hem muhalefet çevrelerinde “sorunlu” figür olarak kabul ediliyor.
Çünkü her iki yapıdaki klikler de ilkeli insanları değil, ekiplerine sadakatle bağlanacak insanları istiyor.
İktidarı da muhalefeti de:
Biçim istiyor, içerik değil.
Görünürlük istiyor, derinlik değil.
Bu noktada Guy Debord’un “gösteri toplumu” kavramı devreye giriyor.
Gösteri toplumu, hakikati değil, onun yerine geçen görüntüyü dolaşıma sokar.
Ve bu toplumda en çok rağbet gören kişiler;
onurlu olanlar değil,
rolünü iyi oynayanlardır.
Bugünün siyasetinde de aynı sahne kurulmuş durumda.
Bir yanda retorik olarak “adalet”, “eşitlik”, “özgürlük” diyerek yolsuzluğun üstünü örtmeye çalışanlar,
diğer yanda “vatan”, “millet”, “beka” diyerek siyasal pozisyon çizenler.
Ama hepsinin ortaklaştığı yegâne konu:
oyunun dışına çıkanların hedef haline getirilmesi ve sistemden uzak tutulması.
Yani;
kamu yararı için gazetecilik yapanın,
bağımsız yargı talep edenin,
parti çıkarlarının ötesinde konuşan bireyin,
toplumsal vicdanı temsil eden figürün
yalnızlaştırılması.
Bu yalnızlaştırma, tesadüf değil; tercihtir.
Çünkü onurlu insanlar hem iktidarın keyfini kaçırır,
hem muhalefetin ezberini bozar.
Yani sistemin tamamı için tehdit oluşturur.
Bu yüzden bugün, en tehlikeli kimliklerden biri:
bağımsız düşünen, onurlu yurttaş kimliğidir.
Yolsuzluk bir mahallede yapıldığında, o mahalle muhalefete yakınsa,
“iktidar niye soruşturulmuyor” cümlesi kurulur.
İktidara yakınsa,
“çalıyorsa da çalışıyor” savunması yapılır.
İşte burada mesele siyaset değil,
onur yoksunluğudur.
Ve bu yoksunluk;
bir partinin ya da ideolojinin değil,
bütün bir toplumun krizidir.
Bu nedenle bu ülkenin gençlerine “onurlu yaşayıp aç mı kalacaksın” diyerek beden tehşirciliğiyle, sanal bahislerle, kara para aklamalarına kuryeliklerle kolay kazanç tavsiye edilir.
Onursuzluğun normal olduğu toplumlarda kurumsallaşmanın da çürüdüğünü, gençleri koruyacak mekanizmaların da yok olduğunu kabul etmek gerekir.
Onur yoksa, adalet de işlemez,
ekonomi de düzelmez,
seçimler de anlamını yitirir.
Yolsuzlukla itham edilenler hukukla aklanmak yerine sandığı milletin önüne sürerse,
dün A dediğine bugün B diyen gazetecilere toplum hesap sormaz,
kendi mahallesine geçenleri “işimize yarıyor” diyerek benimserse,
sistemin içi tamamen boşalmış olur.
Bunun yegâne anlamı;
onursuzluğun normalize edilmesidir.
Ve bu normalleşmeye
sadece iktidar değil,
muhalefet de
ortaktır.
Kimsenin rezil olmadığı bir dönemde
onur üstüne düşünme deliliğine davet ediyorum herkesi.
Ekonomiler düzelir, siyasetçiler değişir ama toplumsal çürüme bir kez başladı mı
kolay kolay düzelmez.
Kaybedecek bir neslimiz daha yok.
Ece Sevim, 19.07.2025, ecesevim.com
