Ocak 16, 2021
Tarih

Bir ihtilâl daha var

Yazıyı paylaş

“Adnan Menderes, siyasi bir risk alarak 25 Mayıs 1960’ta, Eskişehir’de erken seçim tarihini açıklasaydı, 27 Mayıs askeri darbesi büyük olasılıkla önlenebilirdi.”

Türkiye Cumhuriyeti’nde 1961–1980 / Güç Odaklarının Mücadelesi kitabında bu satırlara yer veren İlker Başbuğ, tarihte gerçekleşmemiş olaylar üzerinden “eğer … idi … olurdu” şeklinde kurduğu cümlelerini izâh edebilmek için kitabın ilerleyen sayfalarında şu ifadelere yer veriyor:

“Şayet olsaydı” yaklaşımı bir düşünce sistemidir. Bazen bir şeylerin değişmesinin neleri değiştirebileceğinin düşünülmesidir. Elbette bazı ölçütler olmalıdır. Akla yatkınlık ve düşüncelerin olgularla, yani doğrulukları kanıtlanmış olaylarla bağlantılı olması öne çıkan iki ölçüt olabilir.

Kitabı da bir tarihçi titizliğiyle ele aldığını belirtmek maksadında olduğunu okuyucuya şu satırlarla aktarmak istiyor:

“Tarihi bir dönemi neden ve sonuç ilişkileri açısından yorumlayarak yazmak pek kolay değildir. Bunun bazı nedenleri şöyledir:

Neden ve sonuç ilişkilerinin tespiti ve yorumlanması, ne kadar kanıtlanmış olaylara, yani olgulara dayanmaktadır? Yoksa yapılan çalışmalar daha çok geçmişten gelen görüş ve düşüncelere mi dayanmaktadır? Bu görüş ve düşünceler ne kadar rasyoneldir ve tarafsızdır? Tarihi bir dönemi yazan kişi konuları nasıl seçmiştir? Nelerin seçildiği yazan kişilerin değerlerinden, temayüllerinden ve zihinlerinde oluşan genel düşüncelerden ne kadar etkilenmiştir? Bütün bu nedenlerle, okuyucular yazarın nasıl hareket ettiğini sorgulamalıdırlar. Önyargılara karşı dikkatli olmalıdırlar.”

Ancak İlker Başbuğ, her ne kadar olaylara bir tarihçi gibi yaklaştığını iddia etse de olayları “eğer … idi … olurdu” şeklinde cümlelerle ele alarak yorumlaması, yukarıda saydığı maddelerle çeliştiği gibi, bilimsel olarak da hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Geçmişte yaşanan olaylarla ilgili “eğer”li kurulan cümleler de neden-sonuç ilişkisi açısından desteklenebilecek herhangi bir belge, olgu veya vesikayla desteklenemediği için, tarihi bu yolla öğrenmek isteyen kişi, akla ve tarih anlatısına mugayir bir eserle karşı karşıya kalmış demektir. Ayrıca Başbuğ’un 27 Mayıs’ın gerçekleşmemesi için mevcut durumu tek bir hadise üzerinden “eğer”li cümleler ile kısa bir bölümde aktarılmaya çalışması, kitabın tarihi açıdan bilimsel bir anlam ihtivâ etmediği gibi, fantastik bir kitap olduğunu gösterir. Çünkü tarihi yazan kişi geçmişteki bir olayı değiştiremeyeceği gibi, herhangi bir değişkenin gerçeklikten koparılması ve hayalen değiştirilmesi durumunda meydana gelecekleri asla bilemeyecektir. Tahmin bile yürütemez. Yine çünkü bir hadisenin varlık sahnesine çıkması kendinden önceki bütün olaylarla orantısal olarak ilgilidir. Bu Sırp genç Avusturya-Macaristan veliahdını öldürmese I. Dünya Savaşı çıkmazdı demek kadar absurdtür, bilimsel bakımdan safsatadır. Tarih yazımı ise mutlak gerçekliğe, bilime ve belgelere dayanır.

Başbuğ’un “Menderes erken seçim isteseydi ihtilâl olmazdı” dediği gibi, başka bir yazar da “Genelkurmay Başkanı orduya sahip çıkabilseydi ihtilâl olmazdı” diyebilir. Bu tarz gerçekleştirilen hiçbir yorumun doğrulanma ya da yanlışlanma imkanı olmadığı için bilimsel bakımdan değersizdir.

Tüm bunların üstüne 27 Mayıs’a sebep olan mevcut toplumsal yapının zeminine, siyasi gelişmelere, tartışmalara ve neden–sonuç ilişkisine göz attığımızda meselenin sadece erken seçimin ilân edilmemesinin ve tek suçlunun Eskişehir’deki mitingde tarih vermemesi nedeniyle Menderes’in olmadığını açıkça görebiliriz.

27 Mayıs’ın ve diğer toplumsal olayların doğru yorumlamasını yapabilmek için birincil kaynaklara; tutanaklara, hatıratlara ve resmi yazışmalara bakarak tarih yazımı ilkeleri çerçevesinde hareket etmek ve cümleleri nesnel bir dille aktarmak lazım gelmektedir.

Bu doğrultuda Başbuğ’un kitabını bir tarih anlatısı olarak değil, kişisel görüş kitabı olarak ele almak gerekir.

İHTİLÂLE GİDEN YOLDA DÖŞENEN İLK TAŞ: TAHKİKÂT KOMİSYONU

Nisan 1960’ta TBMM’de DP’li 15 milletvekilinden oluşturulan Tahkikat Komisyonu’nun kurulması, CHP’nin üst düzey yönetiminin DP’yi diktatörlüğe giden yola çıkmakla suçlamalarına neden olmuştu.

Tahkikat Komisyonu’nun kurulması DP’liler arasında da kaos yaratmış, teklif parti grubuna getirilmeden TBMM Genel Kuruluna sunulmuştu. Bu tasarıya DP’liler İsmet İnönü’ye cesaret vermemek ya da liderlerini yalnız bırakmamak gibi nedenlerle açıktan karşı çıkmasalar da Menderes’in etrafındaki isimlerin pek çoğu böylesi bir komisyonun kurulmasından hoşnutsuzdu.

15 kişilik bir Meclis Tahkikat Komisyonunun kurulması teklifinde ileri sürülen gerekçeler CHP’nin meşruiyetini kaybetmesi, orduyu siyasete alet etmesi, halkı silahlanmaya teşvik etmesi, hücre teşkilatlarını kurması gibi iddialar içeriyordu. İnönü ise teklifin görüşmeleri sırasında, Menderes’in asla duymak istemeyeceği “ihtilâl” sözlerine atıf yaparak, şu ifadelerde bulunuyordu:

“Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ihtilâl olur. Böyle bir ihtilâl, bizim dışımızda ve bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam! Şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilâl, meşru bir haktır. İhtilâl, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap, kabil değildir. Bir fevkalâde idare kuracaksınız. Bu idareye verilen salâhiyetler gayrı meşrudur. Vatandaşların hepsine, bunun haksız olduğunu, buna mukavemet etmek lazım geldiğini söyleyeceğiz. Hür vatandaşın hakkı budur.”

İnönü’nün “Ben de sizi kurtaramam sözü” tüm siyasi arenada hareketliliğe sebep olmuş, siyasi gösterilerin yasaklanmasının ardından Komisyon kimi isimleri ifade vermeye çağırmaya başlamıştı. [5]

İsmet İnönü’nün komisyonun kurulmasının ardından “Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır” ifadelerinde bulunması, siyaset arenasında gelmekte olan ihtilâlin işaret fişeği olarak yorumlanmıştı. Metin Toker, İsmet İnönü’nün bu sözleriyle ülkeyi “başka türlü kurtarmak” isteyip tekrar demokrasiye dönmeyi amaç edinen kuvvetlere “yeşil ışık yakmasa bile sarı ışık” yakmıştı.

27 Mayıs’ın lideri Cemal Madanoğlu, bir röportajında Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasının kendi ihtilâllerine meşruiyet bulabildikleri en önemli zemini oluşturan unsurlardan olduğuna inandığını, dönemi yorumlarken sarf ettiği şu sözlerle işaret ediyordu:

“Karşı devrimcilik iyice tırmanmış durumda. Eh, partizanlık almış yürümüş… Parti diktatörlüğü öyle… Ekonomik durum bu şartları tamamlıyor. Bu sırada milleti en çok gayrete getiren, bardağı taşıran son damla DP’nin bir Tahkikat Komisyonu kurması oldu. Çok körlemesine gittiler. Yani ihtilâli aslında biz yapmadık. Onlar yaptı.”

Menderes de halkın gürültülü tezahürâtları arasından başını kaldırıp, “geliyorum” diyen ihtilâlin ayak seslerini duymaya başladığı anda Eskişehir’de gerçekleştirdiği son mitingde “iktidara gelme ve gitmenin seçimden başka yolu olmadığını kabul etmek lazımdır” diyor, bu görüşünü de açık bir şekilde UPI Ajansı ve NY Times’a verdiği röportajda ise şu ifadeleri kullanarak ilân ediyordu:

Türkiye her bakımdan bir inkişâf devresi geçirmektedir. Bu kolay değildir, bugünkü durumda seçim yoluna gitmeyi lüzumlu görüyoruz. O zaman bugün baskı altında olduklarını söyleyenler, artık bunu söyleyemeyeceklerdir. Tekrar ediyorum, seçimler çok yakındır.”

Ancak ordu içerisinde büyük bir hayran kitlesi olan İnönü’nün liderliğinde bir hükümetin inşası için harekete geçecek ordu için Tahkikat Komisyonu’nun meydana getireceği keşmekeş arasında, bu seçim çağrısının da sessizce sönümlenmesinden başka bir işe yaramamıştı.

CHP ERKEN SEÇİMİ GÜNDEME GETİRİYOR

1960 Mart’ında Kayseri – Yeşilhisâr’da meydana gelen olaylar 27 Mayıs’a giden yolda döşenen taşların en önemlilerinden birisi olmuştu. DP ve CHP başkanlarının birbirilerine silah çekmesiyle başlayarak büyüyen hadise Ankara’da iktidar çevresinde de büyük endişelere sebebiyet vermiş, bu olayların ardından Radyo Gazetesinde 24/25 Mart tarihli konuşmalarda şu ifadelere yer almştı:

“Meşruluk vasfını kaybeden Cumhuriyet Halk Partisi, ihtilâl bayraktarlığı yapan, tehlikeli bir fesat ocağı hâline gelmiştir.”

Bu olayların ardından Celal Bayar ve Adnan Menderes’in birbirilerine gönderdikleri mektuplara göz atıldığında, aralarındaki görüş birlikteliği ile birlikte istikrarın devam ettirilebilmesi için özellikle Bayar’ın hiçbir ümidin kalmadığı anlaşılabiliyordu. Menderes seçimlerin ilân edilmesi için her ne kadar uğraşsa da, Bayar iktidar grubundakilere “Hadiseler bu şekilde devam ettikçe, Türkiye’de seçim yapılması ihtimali mevcut değildir” diye seslenmiş, bu sözleriyle çokça da destek görmüştü.

DP’nin sırtındaki ekonomik yükün giderek artması neticesinde zamlarla beraber karaborsanın ortaya çıkması, Türk Lirasının değer kaybının ardından enflasyonun yükselmesi tartışmaları CHP ve DP arasındaki ilişkinin her daim gergin olmasına neden olsa da Menderes’in yaşadığı uçak kazası kısa süreli bir uzlaşma sağlamış ve ardından ipler tekrar kopma aşamasına gelmişti. CHP, DP’yi ülkeyi demokrasi yerine diktatorya ile yönetmekle suçlarken, DP, CHP’yi her daim ihtilâl çağrısı yapmakla ithâm ediyordu.

CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’in, Zonguldak’ta halkla konuştuğu sırada tabancasını çekmiş bir polis müdürü tarafından yaka paça İstanbul’a kadar götürülmesi, Uşak ve Topkapı olayları gibi süreçlerin yanında üniversitelerdeki öğrenci hareketlerine yönelik hükümetin sert tutumları CHP’nin DP’yi baskıcı olmakla itham etmesinin en önemli gerekçelerini oluşturan hadiselerdi.

27 Mayıs gerçekleştirildiğinde bu olaylara da atıflar yapılmış, ordu ülkede sükûneti ve istikrârı sağlamak maksadıyla göreve geldiğini ilân etmişti. Siyasi krizin 1960 baharında son noktaya gelmesi ordu içindeki grupları da hareketlendirmişti. Özelikle İnönü’nün Ege gezisi sırasında yaşanan olaylar, İnönü’yü hedef alan açık saldırılar bütün endişeleri su yüzüne çıkarmıştı. 27 Mayıs’tan önce Menderes birkaç kez istifa etmeye teşebbüs etmiş ancak Celal Bayar tarafından bu girişime engel olunmuştu.

Tarihler 11 Nisan’ı gösterdiğinde Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamayla Menderes’in Temmuz 1960’ta Moskova’ya gideceği duyurulmuştu. Menderes’in bu gerçekleştirilemeyen ziyaretinin Washington üzerindeki etkisi de çeşitli yazışmalar eliyle ortaya çıkarılmıştı.

Bu hadiselerin hiçbirisi için “olmasaydı – olmazdı” şeklinde bir akıl yürütme yapılmayacağı gibi, bir sonucu tek bir nedene bağlayarak yorumlamak da nesnel olmadığı gibi bilimsel açıdan hiçbir anlam ifade etmemektedir.

27 Mayıs’ın ve diğer toplumsal olayların doğru yorumlamasını yapabilmek için birincil kaynaklara; tutanaklara, hatıratlara ve resmi yazışmalara bakarak tarih yazımı ilkeleri çerçevesinde hareket etmek ve cümleleri nesnel bir dille aktarmak lazım gelmektedir.

Bu doğrultuda Başbuğ’un kitabını bir tarih anlatısı olarak değil, kişisel görüş kitabı olarak ele almak gerekir.


[1] İlker Başbuğ, Türkiye Cumhuriyeti’nde 1961 – 1980 / Güç Odaklarının Mücadelesi

[2] Başbuğ, a.g.e.

[3] Başbuğ, a.g.e.

[4] Carr, Tarih Nedir

[5] Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı

Yazıyı paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir