“Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.” – Yaşar Kemal, İnce Memed
Son yıllarda siyasal iletişime dair gözlemlediğim en büyük sorunların başında insanların konuşamamaları geliyor.
Anadili Türkçe olan insanların bu dilin inceliklerine hâkim olamayışları, kelime dağarcıklarının yetersizliği, dimağlarının az kelimeyle bezenmesi ve kavramlara yüklenmiş farklı anlamlarla kendilerini ifade etmeye çalışırken düştükleri azciyeti fark ettikçe, yanlış cümlelerle kurulan yanlış anlatıların mecbûri bir kavgaya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.
Zirâ hem birbirlerine karşı merâmlarını anlatmaya çalışırken yetersiz kalıyorlar hem de kendini ifade edememenin insan ruhunda büyüttüğü öfkeye tutundukları bir yerde iletişimi hakarete vardırarak yolun sonuna geliyorlar.
Muhataplarına öyle laflar ediyorlar ki, bu lafların üstüne bir cümle daha kurabilmek imkânsız hâle geliyor. Bu iletişimin karakolda bitmemesi normal koşullarda pek olası değil.
Ancak yine de böyle olmuyor.
Onun yerine siyah ekranın üstüne kalın fontlarla yazılmış bir avukat mesajı paylaşıyorlar ve kendileri adına onları konuşturarak “konu yargıya intikal ettiği için müvekkilimizin bu konuda bir açıklama yapması doğru olmaz” dedirtiyorlar.
Oysa konuşmanın başında anlatmak istedikleri bir fikirleri vardı. Ne iletişim kurabildiler ne kendilerini anlatabildiler ne de muhataplarını anlayabildiler.
Türk toplumunun geleneğine göz attığımızda, memleketin herhangi bir kahvehanesinde her kime karşı edilse kavganın içine girmeden toplumsal itibarını korumasının mümkün olamayacağı cümlelerle ağır hakaretlere uğrayanların -neyse ki- şiddete başvurmak yerine hakaret eden kişiye, kimsenin sonunun ne olacağını bilmediği bir dava açarak imajını kurtarmak istediği çağlardayız artık.
Dava hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilirse ya da davayı kaybederlerse ve ezkaza bu durum duyulursa “hukuk ayaklar altında” diyorlar. Kazanırlarsa hakaret edenden tazminat alıyorlar.
Tazminat davalarına karşı olduğumdan değil ama bu iletişim yönetimi, parasını veren herkesin istediği hakarette bulunabileceği gerçeğini beraberinde getirerek “haysiyeti ve itibarı” paraya tahvil eden bir kapıyı aralıyor.
Bir de bu “yeni medenî” olarak adlandırabileceğimiz iletişim biçimlerine “hakarete uğramamak için konuşmamak” gibi epistemik bir davranış biçimi eklendi.
Dijital imajı ontolojik olarak önceleyen bu yeni rabıtalanma yöntemine kapıyı aralayan unsur da sosyal medyanın manipülasyon etkisinin fark edilerek, bu gücünün toplumsal dönüşüm için kullanılabileceğinin akıl edilmesi oldu.
Her sosyal platformda, kullanıcının ilgi gösterdiği gönderilerin benzerlerini beğenmeye temâyülünün olduğu bilindiği için, uygulamada daha fazla vakit geçirmelerine yönelik algoritmaların hazırlanması, öncelikle kullanıcıların kendi yankı odalarını oluşturdu, ardından o odalarda ileri sürdükleri fikirlerinin ve inançlarının dahiyâne olduğuna inanmaları sağlandı.
Algoritmanın, yankı odalarını genişletmek isteyenlerin karşılarına çıkardığı benzer hesaplar aracılığıyla kullanıcılar önceden belirlenmiş sınırların içine çekildi ve bu hâle içinde dünyanın en haklı insanları olduklarına inandırıldılar.
Çünkü herkes mutlaka onlar gibi düşünüyordu! Muhakkak ki onlar gibi düşünmeyen insanlar aklını kaçırmış ya da satılmış olmalıydı. Belki de tehdit edilmişlerdi. Bireyler bu hâle içinde, kendileriyle aynı halkada bulunan dijital mahalleye mensup insanlardan alkış aldıkça içsel bir tatmin duyuyor, hakarete uğradıkça mahallelerinin koruyan kollarına sığınıyorlardı.
Ola ki bu yeni sistemin benimsemeyeceği bir fikir beyanında bulunmaya niyetlenen olursa, örneğin masum bir eleştiri yapılır ya da hâkeza hiçbir mahallenin hoşuna gitmeyecek bir haber yazılırsa – paylaşılırsa yine içi boşalan ve yeni bir hâle bürünen “dijital linç” ile tanışılıyordu.
Bu dijital linç, etkileşimin büyüklüğüne göre sanal olmaktan çıkıp kullanıcıların yakın çevresine, ailesine, işine, sosyal hayatına da yansıyabiliyordu. Bu lince maruz kalmak istemeyen birey için, sosyal medyanın tanrılarının çizdiği hattan uzaklaşmamak en güvenli yol oluyordu.
Dijital mahallelerinde en ağır hakaretleri, küfürleri işitmek, bireyleri destekleyen ve onlar için karşı mahalleye söven yüzlerce hesap varsa eğer o kadar da önemli değildi. Sonuçta hâlâ seviliyor ve “haklı” kalabilecekleri bir alan bulabiliyorlardı.
Aslında neden bu kadar “haklı” olduklarını, nefret ettiklerinden de neden bu denli nefret ettiklerini bile unutmuşlardı. Ancak maruz kaldıkları etkileşim yağmuru altında, nedenini hatırlayabilmek için durup da düşünmeye vakitleri olmuyordu. Zaten düşünmek de pek güvenli sayılmazdı. Dijital mahallelerinde, kendi sıraları geldiğinde, çitin üstünden atlayarak üstlerine düşen görevi yerine getirmeleri yeterliydi.
Ama yine de duyguları devreye girerse eğer büyük harflerle öfkeleniyor, en çok paylaşılan gönderileri güvenli alan kabul ederek politik duruşlarını ilân ediyor, en çok dinlenen müzikleri dinliyor, best-seller kitaplarla poz veriyor, gerçek hayatta gözlerine bakarak sohbet etmeye özgüvenlerinin yetmeyeceği insanlara VPN kullanarak küfredebilme imkânına sahip oldukları için kendilerini değerli hissediyorlardı.
Öyle ya… İnsanlar adıyla sanıyla sosyal gerçekliğini sanal kimliklerine taşırlarsa eğer suç işledikleri takdirde hukuken bir yaptırıma maruz kalabileceklerini bildikleri için madem ki anonim olmayı seçiyorlardı, o hâlde gerçek insan gibi davranan bot hesaplarla o insanların refah bölgelerini tayin edecek sosyo-politik alanı inşâ etmek ve bunu kliklerin çıkarları için kullanmak güç olmamalıydı.
Uygulamalardaki bu “gerçek insanların” içinde bulundukları yönlendirilebilir motivasyon, elbette ki erk sahipleri tarafından oluşturulacak “troll ağlar vasıtasıyla” dönüştürülecek ve kitle iletişim araçlarının yeni bir hâle bürünmesinde keskin bir rol oynayacaktı.
Öyle de oldu.
Meseleyi Türkiye özelinden ele almak gerekirse, iki kutuplu dünya düzeninin ülkedeki dengelere yansıması; sosyal medya platformları üzerindeki algı savaşlarında gündemi belirlemek, o gündem üzerine söylenmesi meşru kabul edilen cümleleri oluşturmak ve yasaklı fikirleri tayin etmek üzerinden belirlendi ve dijital toplumsal mühendislik araçları devreye sokuldu.
Bu yolla firmalar markalarının dijital itibarını güçlendirmek, yeni ürünlerini tanıtmak ya da rekabet edebilmek için hukuki ağlara takılmak zorunda kalmadan, bot hesaplar sâyesinde kendi müşterisi gibi konuşabildi, rakip firmanın ürününü kötüleyebildi.
Yine bu yolla siyaseti dizayn etmek isteyen güçler, gazeteci imajı vererek dijital mecraya gönderdikleri ücretli PR elemanları aracılığıyla hangi cümlelerin makul hangilerinin yasaklı olduğunu ilân etti.
Her mahalleye yerleştirilen farklı troll ağları aracılığıyla bu cümlelerin hâlefinde konuşanlar hain, vatansız, düşman ve suçlu ilân edildi.
Ekran sürelerinin doğal yaşam süresinden daha büyük bir paydaya sahip olmaya başladığı bu çağda kimin anonim kalmak isteyen gerçek insan, kimin maaşlı bir PR elemanı, kiminse troll ağın üyesi bot bir hesap olduğunu kestirmek çıplak gözle zor bir hâle geldi.
Böylesi bir dijital çağ karşısında, bireylerin “neyin kendi fikirleri neyin manipülasyon ile kendilerinin zannettikleri fikirler” olduğunu anlamaları zorlaştı. Bağımsız düşünceye sahip çıkabilmek ise büyük bir psikolojik dayanıklılık gerekliliğini doğurdu.
Hayat telâşesinin içinde bu dayanıklılığa sahip olabilmek ise pek kolay değil. Kitle iletişim teknikleri, manipülasyon ve algı yönetimi modelleri üzerine bilgi sahibi olmak, hiç değilse bu konuda farkındalığı ve birikimi yüksek, iyi niyetli ve ahlak sahibi aydınların sözlerine kulak kabartmak gerekiyor. Bu aydınların küskünlüğü ve kuru gürültü arasında kendi dünyalarına çekilmeleri de bîhaber bireyleri karanlığa hapsediyor.
Bireyler bu yalan rüzgârına kapılıp, bilgi kirliliği ve manipülasyon ağının içinde köşeye sıkışmış hissedip, yalnızca etkileşim alanı yüksek olan çok takipçili hesapların tekelinde hareket edebiliyor.
Dolayısıyla fenomen hesapların söylemlerini mutlak doğru kabul eden bireyler, bu hesaplardan ileri sürülen görüşlerle inşâ edilen genel kanının hâlefinde fikirlerini paylaşan aydınları muteber kabul edemiyor, söz konusu aydınları takipçi sayısına ya da hangi “arkadaş gruplarınca” desteklendiğine bakarak etiketliyor, inançlarını yıkma tehdidi barındıran farklı görüşlerin ya da gerçeğin zihin dünyalarında kök salmasına alan açamıyorlar.
Tablonun bu kadar karanlık olmasının en büyük nedeni ise önceki nesillerin taşıdıkları geleneksel bilginin bireyler üzerindeki etkisini sürdürmesi. Zirâ eski nesiller, kitaplarda yazılmaya değer her bilginin doğru olduğunu kabul eder, kelâm sahipleri farklı görüşlere sahip olsalar da aydın özelliklerini taşıdıkları için güvenilir bulurlardı.
Bu öğreti ile büyüyen ve büyütülen nesiller, PR elemanları baştan aşağı zırvalardan oluşan kitaplar yazdığında, televizyon ekranlarında aşikâr yalanlar söylediğinde, bunları koşulsuz gerçek kabul ediyor ve bu manipülasyon hedefli zırvaların sorgulanması da büyük bir dönüşüm gerçekleşmediği sürece pek de mümkün görünmüyor.
İleri yaşlı bireylerin sosyal medyada karşılarına çıkan her haberin doğru olduğuna inanmaları da bu yüzdendir, yıllar boyunca televizyondan aşinâ oldukları isimleri güvenilir bulmaları da.
Markalar bu nedenle “en güvenilir ünlü” araştırması yaparlar ve ürünlerinin tanıtımının bu ünlüler tarafından yapılmasını isterler. Bunu bilen bireyler ne yazık ki aynı yöntemin siyaseti dizayn edilenler tarafından da kullanılabileceğini idrak etmekte güçlük çekiyorlar.
Erk sahipleri de şöhretin ve takipçi sayısının kitleler üzerindeki etkisini biliyorlar ve tıpkı bir bulaşık deterjanını tanıtan oyuncu gibi gazeteci görünümlü PR uzmanlarını işe alıyorlar, kendi fikirlerini, hatta kitlelerin nasıl düşünmesi gerektiğini bu isimler üzerinden topluma yayıyorlar. Hatta yargı muhabirlerinin haberlerinden okuduğumuz üzere, İBB soruşturması, bu PR uzmanlarının kimler tarafından kiralandığı üstüne araştırmalar yapıyor.
Bireylerin bu oldukça güçlü fonlanan manipülasyonlarından etkilenmemeleri elbette kolay değil. Dijital dünyadan gelen psikolojik saldırıların, sıradan hayatlar yaşayan insanları zorlaması sosyolojinin öncelikli sorunu iken, bireylerin bugünü ve geleceği üzerinde yüksek etki gücü bulunan siyasetçilerin, bürokratların ve gazetecilerin de dijital saldırılar karşısında psikolojik dayanıklılığının azalması, yazının başında söz ettiğim yankı odalarının etkisinin de yükselmesine neden oluyor.
Örneğin bir gazeteci, troll hesaplarca yayılması arzulanan mutlak görüşe aykırı fikrini beyân ettiği ya da bağımsız bir haber kaleme aldığı zaman herhangi bir mahallenin troll ağlarının dijital saldırısına uğruyor ve bir süre sonra o da bu saldırılardan etkilenmeye başlıyor.
Oysa o ruh hâliyle söz konusu troll ağlarının büyük çoğunluğunun bot hesaplardan ibaret olduğunu idrak edemiyor. Ola ki ağın içinde gerçek bireylerden oluşan hesaplar da bulunuyorsa, bunun da yönlendirilmiş ya da maksatlı hesaplar olduğunu ve sistemlerin amacına hizmet ettiğini saldırı anında algılayamadığı için, dijital lincin kişisel olarak algınması tuzağından kurtulması pek de mümkün olmuyor.
Çünkü dünya varolduğundan beri değişmez gerçektir ki, insanlar en çok yalnız kalmaktan korkarlar.
Bu kalitesiz yalnızlıkla baş etmeye hevesli olmayan birçok gazeteci, bu hakaretleri duymak istemediği için bir süre sonra yankı odalarının istediği şekilde haberler yapmaya, kabul görmüş “makul fikirleri” yeniden üretmeye başlıyor. Bu yenilgi de sıklıkla alkış, paylaşım sıklığı ve takipçi artması gibi ödülleri yanında getiriyor. Böylece sosyal mühendislerin “gerçeğin gölgede kalarak algının hükmünün geçerli olmasına yönelik” amaçlarına ulaşılmış oluyor.
Son zamanlarda yapay bir şekilde oluşturulan sistematik dijital baskıdan nasibini alan isimlerin başında gelen Kemal Kılıçdaroğlu, bu dijital savaşta psikolojik dayanıklılığı önemli ölçüde zayıflatılan bir siyasetçi.
Sosyal platformlardaki troll ağları aracılığıyla Kılıçdaroğlu’na yönelik o kadar ağır hakaretler devreye sokuldu ki, ömrünün büyük bir bölümünü “gerçek iletişim” kurarak geçirmiş üst düzey bir bürokrat ve CHP gibi iletişim odaklı bir partinin on üç yıl genel başkanlığını yürütmüş bir siyasetçi olan Kılıçdaroğlu’nun haysiyetine yönelik bu denli ağır saldırılardan ötürü içten bir üzüntü yaşadığı ve kalbinin kırıldığı açıkça görülebiliyor.
Bugüne kadarki yaşamında mücadele verdiği etik, ahlaki ve psikolojik savaş metotlarının böylesi bir durumda işe yaramayacağını hisseden Kılıçdaroğlu, tam da bu nedenle sessizliği bir kalkan olarak kuşanmayı tercih ediyor.
Kılıçdaroğlu’nun bu kırgın sessizliğinin nedeni elbette yalnızca isimsiz, kimliksiz ve ruhsuz troll ağlarına verilen promtlar aracılığı ile ortaya çıkan on binlerce hakaretle gelen troll saldırısı değil.
O troller, medyadaki gazeteci görünümlü PR uzmanlarınca üretilen söylemler üzerinden harekete geçtikleri için ortaya çıkan örgütlü saldırı, “gerçek kişilerin tepkileriymiş gibi” bir algı yaratılıyor, Kemal Bey de belli ki bu durumdan önemli ölçüde etkileniyor.
Hakkında yapılan haberlere tekzipler yayımlıyor, kulis haberlerine bile tepkiyle yaklaşıyor.
Genel başkanlığını yaptığı partide, delegelerin parayla satın alınması sonucu makamının elinden alınmasına ve yerine getirilen yeni anlayışla birlikte partisinin yolsuzluk ağına teslim edilmesine rağmen uğradığı ihaneti ve mağduriyeti dile getirmekte, eleştirilerini açıkça söylemekte ve hem kendini hem de partisini savunmakta çekingen davranıyor. Hatta bu savunmayı nasıl yapması gerektiğine dair karar veremiyor.
Çünkü ağzını açtığı an karşısında troll ağlarını ve eski yol arkadaşlarından oluşan ihanet şebekesini buluyor ve “Senin yüzüne tükürürler, seni merdivenlerde bekleriz” diyen, pespaye bir dille karşılaşıyor. Zarif ruhlar, hayatlarının hangi çağında olurlarsa olsunlar ucuzlukla nasıl mücadele edeceklerini bilemedikleri için Kılıçdaroğlu da bu durum karşısında büyük bir şaşkınlık yaşıyor.
Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun hayal kırıklığının bu denli yüksek olmasının nedeninin arka planında, hakkında yalan haberler üreten PR uzmanlarının aslında uzun yıllar boyunca kendi zihin dünyasında etkin ve yetkin gazeteciler olduklarına inanması da yatıyor.
Kılıçdaroğlu’nun, söz konusu isimlerin aslında kamu yararına değil, belli kliklere hizmet ettiğini fark etmesi gecikmiş bir idrak olarak karşımıza çıkıyor. Gazeteci görünümünde hareket eden bu PR uzmanlarına yönelik hayal kırıklığını ise, tekzip yayımlarken kullandığı ifadelerden anlıyoruz.
Gürsel Tekin, bu farkındalığa Kılıçdaroğlu’ndan biraz daha erken vardığı için, İstanbul İl binasında basın açıklaması yapmadan önce özel olarak “Sözcü ve Halk Tv burada mı” diye sormuştu.
Cemal Canpolat da, Kılıçdaroğlu gibi hileli bir şekilde kaybettirildiği 38. İstanbul İl Kongresinde yaptığı konuşmasında aynı kliğin gazeteci görünümlü PR uzmanlarının hakkında yaptığı üç yalan haberi sıralayarak “Sizler benim inandığım, saygı duyduğum, destek verdiğim gazeteciler değil misiniz, bu yalan haberler neyin nefreti” diye sormuştu.
Kılıçdaroğlu’nun bu televizyon kanallarını seyretmeye, gazeteleri okumaya devam ettiğini tahmin ediyorum. Kurmadığı cümleleri o kanallarda yalan haberler eşliğinde, “eski yol arkadaşlarının hakaretleri” ile dinliyor, danışmanlarına yüzünü çevirdiğinde ise hakkında on binlerce hakaret paylaşımı yapıldığını duyuyor olmalı ki sessizliğini devam ettiriyor.
Eski çalışma arkadaşlarının Zoom toplantılarında kendine ihanet etmeleri meselesi üzerine henüz kamu önünde kişisel bir yüzleşme yapmaya fırsat bulamayan Kılıçdaroğlu, her geçen gün inkisâr-ı hayâle uğruyor; bu saldırılarla ve yalanlarla nasıl baş edeceğini henüz kestiremiyor gibi görünüyor.
Çünkü, saldırıların kaynağının muhtemelen parti tabanından kaynaklandığına inandığını düşünüyorum. Bu yalan haberleri yazanların gazeteci olmadığının artık farkında olsa da kişisel muhabesini henüz tamamlayamadığı için harekete geçemiyor gibi görünüyor.
Peki, Kılıçdaroğlu’na yönelik yürütülen saldırıların kaynağı gerçekten CHP tabanından mı geliyor?
Kesinlikle değil.
Muhakkak Kılıçdaroğlu’na genel başkanlık yaptığı dönem boyunca yaptıklarından dolayı eleştiren, kendine muhalefet eden partililer var, her zaman vardı. Ancak CHP’liler, parti teamülleri gereği Genel Başkanlarına hiçbir zaman hakarette bulunmazlar.
Ayrıca İBB soruşturması ve diğer belediyelerde yapılan operasyonlar ile olağanüstü süreçlerden geçtikleri bu dönemde Kılıçdaroğlu’na muhalefet eden CHP’liler bile yanlış giden bir şeylerin farkında oldukları için süreci en az Kılıçdaroğlu kadar derin bir sessizlikle takip ediyorlardı. Bugün ise yavaş yavaş seslerin yükseldiği gözlenebiliyor.
Partililerle yaptığım görüşmelerden anlıyorum ki, “gerçek partililer”, sanal dünyada troll ağlarına takılmak istemedikleri için bir kutup yıldızı arıyorlar. O yıldızın kendilerine “korkmayın, konuşun, başınıza gelen, başımıza gelen haksızlığı anlatın. Ben buradayım” demelerini bekliyorlar. Kılıçdaroğlu’nun sessizliğinden yalnızlık duyuyorlar.
Hileyle seçim kaybettirilen il başkanlarının ve genel başkanlarının önce kendi haklarını aramalarını, ardından tüm partiye “biz buradayız, partimize sahip çıkıyoruz, merak etmeyin” demelerini bekliyorlar.
Gerçek partililerin ne düşündüğünü görmek isteyenler, herhangi bir CHP ilçe binasına girdiklerinde şunu açıkça görebilirler: Tabanın büyük çoğunluğu, partilerinin yolsuzluklarla anılmasını istemiyor. Açılan soruşturma ve davalarda yargılananların üyeliklerinin askıya alınmasını, CHP’nin her gün mahkeme koridorlarında yıpratılmasına engel olunmasını bekliyorlar. Ayrıca, hileyle kaybettirilen kongre ve kurultaylarda belediyelerin finansmanı üzerinden partilerinin dizayn edilmesine karşı çıkıyor, bunun yargı eliyle önüne geçilmesini olumlu buluyorlar.
Beni arayan tüm partililerden, kıdemli parti üyelerinden ve eski tanıdıklardan aldığım izlenimler, özetle bu saydığım beklentilerden oluşuyor. Hatta bu gerekçelerle açıkça sosyal mecralarda fikirlerini beyân etmeye imtinâ eden parti üyeleri, sessiz tepkilerini karşı mahallenin anketlerinde Kılıçdaroğlu’na en fazla oyu vererek gösteriyorlar.
Kılıçdaroğlu’nun ofisinde iç muhasebeye odaklanarak, gazeteci olmayanları gazeteci zannederek, yoldaş olmayanları yol arkadaşı belleyerek, troll hesapların hakaretlerini gerçek partililermiş gibi değerlendirdiğini fark etmeye başlayarak geçirdiği bu sessiz zamanlarda, parti tabanı “yalnız bırakılmışlık” hissediyor.
Zirâ, bana açılan her telefonda “Kılıçdaroğlu ne zaman konuşacak” diye soruyor CHP’liler. Hatta Kılıçdaroğlu’nun ağzından yazılan yalan haberleri bile sevinçle karşılayarak, “Kılıçdaroğlu böyle mi demiş gerçekten” diye merak ederek, heyecanla soruyorlar.
Kılıçdaroğlu’nun bugüne kadar sakinliğinden aldığı güç, karşı tarafın taşıyla sopasıyla partinin namusuna, haysiyetine saldırdıkları noktada “sessizliğiyle inşâ ettiği bir güçsüzlüğe” dönmek üzere oluşunun tespitini yapıyorlar.
Beni arayan eski bir belediye başkanı, bu sessizlikten o kadar yorulmuş ki, “Kemal Bey sorumluluk almayacaksa eğer partiye kayyım atansın, biz bu partiyi yeniden kurmasını biliriz” diyor.
Kılıçdaroğlu döneminde görev yapan ve Özel-İmamoğlu ikilisinin döneminde aday gösterilmeyen CHP’li belediye başkanı, Kılıçdaroğlu’nun sessizliğini şu ifadelerle yorumladı:
“Kemal Bey, kendine en ağır hakaretleri eden eski arkadaşlarına karşı avukatı üzerinden “üzgünüz” mesajı vermek yerine, hem kendi hem de partinin haysiyetinin “dokunulmaz” olduğunu ve bunlara dokunmaya niyetlenenlerin bir bedel ile karşılaşacağını açıkça dillendirirse eğer, belediye finansmanıyla üretilmiş algılar boşa düşecektir. Kemal Bey bu kişileri milletvekili yaptı, belediye başkanı yaptı. Biz de belediye başkanlığı yaptık. Ne zaman Kemal Bey’in ya da partinin başını öne eğdik? Bizim yardımcılarımızın delege olmasına bile izin yoktu, Kemal Bey asla izin vermiyordu. Belediye ayrıydı, siyaset ayrıydı. Kemal Bey Aziz İhsan Aktaş’la ilgili herkesi uyarmıştı. Sakın belediyelere sokmayın demişti. Biz sokmadık. Ama Özgür Özel’den, Ekrem İmamoğlu’dan sonra girmediği belediye kalmamış. Şimdi partinin durumu ortada. Mahkeme süreçlerini dışarıda tutarak söylüyorum, Kemal Bey bugüne kadar ne yaptıysa yine aynısını yapmalı ve “hırsıza hırsız”, “arsıza arsız”, “yolsuza yolsuz” demekten çekinmemeli. Partinin başına geçmesine gerek yok, istemiyorsa sorumluluk da kabul etmesin. Ama bana sorarsanız görev gelirse sorumluluktan kaçmak olmaz. Bugün görevi kabul ederse diye troller hakaret ediyorsa, yarın görevi kabul etmiyor diye partililerin kalbi kırılır. Ben tanıdığım Kemal Bey’e de zaten yakıştıramam. Ama yok, yine de ben istemiyorum diyorsa kayyım gelsin. Gelsin yani ne olacak, mahalle kongrelerinden başlayarak gereğini yapsın. Adı soruşturmalarda geçen her partiliyi kongre sürecinden uzak tutsun. Kayyım gelirse hiçbir şey olmaz, CHP küllerinden yeniden doğar. Biz 1992’de nasıl ki yeniden kurduk bu partiyi, bir daha kurarız. Onlar partili değil ki, partililerin oyuyla belediyelere çöken bir yapı. Rant imkânı elden gidince bir tanesi kalmaz. Şimdi hepsi geçmiş karşımıza bize CHP’lilik dersi veriyor. Partinin başına kayyım da gelse örgüt bir su gibi akar ve yatağını bulur. Ama gönlümüz Kemal Bey’in sırtındaki hançerleri kendi elleriyle çıkarmasından yana. Kemal Bey, partinin başına bela ettiği bu adamların çürük elma olduğunu kabul etsin ve gerekli ayıklama için sorumluluk aldığını, irade ortaya koyduğunu göstersin. Hiçbir şey yapmayacaksa bile, İstanbul’un on iki belediye başkanı tutuklu bugün. Burada bir yanlış yok mu? AKP’ye muhalefet ediyoruz ama Erdoğan yapmadı bunu bize, kendimiz yaptık. Kemal Bey, partiyi bu duruma sürükleyen, “bu dışarıdan ihraç edilerek partiye getirilen isimleri” kimlerin ricasıyla belediye başkan adayı ya da milletvekili adayı yaptığını açıklasın. Özeleştiri yapacaksa buradan da yapsın. Bunu yaparsa eğer büyük bir hizmet olur ve bu hizmet bile on üç yıllık yaptığı hizmetten daha büyük kabul edilecektir. Yoksa bu iş böyle giderse cebinde altı ok kimliği taşıyan hiçkimse insan içinde dolaşamayacak, bu çok açık. İddianameler kapıda, endişeyle, korkuyla, üzüntüyle bekliyoruz.”
Bir başka eski CHP’li milletvekili de Kılıçdaroğlu’nun sessizliğinin, tabanda bir muhalefet arayışına dönüştüğüne işaret etti. Bu bağlamda Gürsel Tekin’in İstanbul İl Başkanı olarak görevi üstlenmesinin ve yolsuzluğa karşı açıktan tavır almasının da parti tabanında cesaret verici bulunduğunu anlattı.
Vekile, “Kılıçdaroğlu’nun Aziz İhsan Aktaş’ı belediyelerden uzak tutun dediği” iddiasını da sordum. CHP’li vekil, Kılıçdaroğlu’nun hayatı boyunca yolsuzlukların karşısında olduğunu hatırlatarak şu ifadelerde bulundu:
“Doğru, Aziz İhsan Aktaş gibi başka isimler de vardı. Gürsel Tekin’in karşısına oturttukları Ensar Aytekin masaya yumruğunu vurarak konuşunca hepimizin çok ağırına gitti. Ama sonra bir baktık ki videonun devamında Gürsel abi “Ben Aziz İhsanların, Ertan Yıldızların arkadaşı değilim” demiş. Hepimizin kalbinde kanayan bir yara oldu bu durum. Adam çıkmış televizyonda “Ben Özgür Özel’in genel başkan yardımcılarıyla görüşüyordum ödeme almak için.” diyor. Özgür Özel “Arkadaşlarımızın hepsi masumdur” dediğine göre konuşmayacağı ortada. O zaman çıksın Gürsel Tekin konuşsun. Kimdir Aziz İhsanların arkadaşları? Kim bu Genel Başkan Yardımcıları? Bu suça bulaşmayanlar da gitsin Özgür Özel’e desin ki, “Biz haysiyetli adamlarız ki bu partinin bu makamlarına oturtulmuşuz. Biz töhmet altında kalıyoruz, bizi bu töhmetten kurtar.” İnsan haysiyeti için yaşar. Yüzümüze bir tokat atıldığında daha ne kadar öbür yanağımızı döneceğiz? Deniz Bey döneminde bunların olmasının imkânı yoktu. Önder Sav dün Deniz Bey’e sapladığı hançeri bugün Kemal Bey’e sapladı. Örgüt görmüyor mu zannediyorlar bunları? Kemal Bey özellikle talimat vermişti belediye başkanlarına. İhaleler konusunda çok hassastı Kemal Bey, raporlar hazırlanıyordu alınan ihalelerle ilgili. Yakından takip ediyordu. Zaten belediyeciler belediyeyi yönetsin, siyaset yapmak isteyen istifa etsin diyordu. Olur da yolsuzluklarla itham edilen olursa da partinin buna karıştırılmasına izin vermiyordu. Aziz Kocaoğlu örneği uzak değil. O zaman bugüne kadar nasıl bir siyaset izlediyse tutarlı olmalı ve bunu devam ettirerek elini taşın altına koymalı.”
Parti tabanı ve eski yöneticilerle görüştüğümde çizilen tablonun sosyal medyanın ve PR medyasının çok uzağında olduğunu görüyorum.
Daha önce taşlı sopalı gerçek linçle karşılaşan ve terör örgütlerinin açık hedefi olan Kılıçdaroğlu’nun bu dijital-psikojik harbi yenip yenemeyeceğini ve manipülasyonla süren sessiz mücadelesine ne zaman son vereceğini ilerleyen süreçlerde hep birlikte göreceğiz.
Ece Sevim, 19.19.2025, ecesevim.com
