“Kendine fazla güvenme evlat. Ne kadar iyi olursan ol, asla onların seni gelirken görmesine izin verme. İşte asıl hata budur, dostum. Kendini küçük tutmalısın. Zararsız görünmelisin. Küçük adam ol. Hani şu inek tip… Cüzzamlı… Ya da ayağı çamura bulanmış bir sörfçü gibi. Bana bak! İlk günden beri hafife alındım. Evrenin efendisi olabileceğimi kimse düşünmezdi, değil mi?” – John Milton, Devil’s Advocate
Hayatın her alanında kendini “mağdur” kimliğiyle tanımlayan insanlar vardır. Onlar için dünya sürekli adaletsiz, insanlar acımasızdır; şans ise hiç onların yüzüne gülmemiştir.
Herkes bir şekilde tanır o insanları… Hep onların kargosu yollarda kaybolur, trafikte onların bulundukları şerit hiç akmaz, kuyrukta beklerken mutlaka biri onların önüne geçer. İş yerinde bütün yük onların sırtına yıkılmıştır, ailelerinde kimse yaptığı fedakârlıkları fark etmez.
Bu kategorik mağdurlar, hayatın her alanında hep haksızlığa uğradıklarını anlatan insanlardır. Başkalarının sevgisini kazanmak için didinmişlerdir, onay görmek uğruna bedeller ödemişlerdir ama ne yaparlarsa yapsınlar yeterince değer görememişlerdir.
Hayat sanki tüm kötü oyunlarını özellikle onların üzerine oynuyormuş gibi anlatırlar hikâyelerini. İlk bakışta talihsizlik gibi görünür bu durum, ancak zamanla fark edersiniz ki mağduriyet onların dili hâline gelmiştir; dünyayı okuma biçimine, hatta kimliklerine (victim identity) dönüşmüştür.
Peki, bu insanlar neden bu kimliğe bu kadar sıkı sıkıya tutunurlar?
Çünkü mağduriyet paterni onlara görünmez bir kalkan sunar; her yanlışın, her eksikliğin, her başarısızlığın sebebi, bu kimlik sayesinde “kendileri değil başkaları” olmaktadır.
Üstelik bu kimlik, mağdurun yakın çevresinin kendilerine yönelik ilgisini de diri tutar; acınmak, teselli edilmek, sevilmek, bulundukları statüde kalabilmek ya da yükselebilmek için en güvenli yol gibi görünür.
Kötü olayların hep onların başına gelmesi imajını önceleyerek ördükleri kimlikleri, bir yandan kendi hayatlarının kontrolünü kadere bırakmanın kolaycılığını getirir, öte yandan da başkalarının sempatisini ve desteğini kazanmanın görünmez avantajlarını.
Mağduriyet paternine sahip kişinin herkes tarafından sevilme beklentisi de onu diğer insanların “zararsız” bir kategoriye yerleştirmesine imkân tanır.
Zamansız bir film olan Şeytan’ın Avukatı’nda (Devil’s Advocate) Al Pacino’nun Keanu Reeves’a başarının tarifini yaparken verdiği tavsiyede olduğu gibi, “dikkat çekmeyen ve küçük adamı oynayan” kategorik mağdurlar, düşük bir profil ortaya koydukları için kimsenin kendileriyle rekabet etmemelerini de sağlarlar.

Zirâ bu sayede kimse onlardan “büyük hikayelerin büyük insanı” olmalarını beklemez. Bilakis, bu “mağdurların” başlarına gelen haksızlıklar için üzülürler, hatta manipülasyona açık şemalara sahiplerse onları kurtarmaya, daha iyi olmaları için uğraşmaya yönelik temâyül gösterirler.
Hatta bu paterne sahip insanlar ezkaza toplumda göz önünde bir statüye sahip olurlarsa, söz konusu manipülasyon daha geniş kitleleri etkiler hâle gelir. Toplum, mağduriyet söylemine kolayca kapılır çünkü, “acıma” duygusu kategorik mağdura yönelik ortak bir dili inşâ eder. Mağdur kişi, kitlenin içindeki kırgınlıkları da harekete geçirir. İnsanlar onun hikâyesinde kendilerinin maruz kaldığı adaletsizlikleri, yaraları görür ve empati geliştirir.
Soma faciası ile yıldızı parlayan CHP’nin mevcut genel başkanı Özgür Özel’in siyasete adım attığı ilk günden beri çizdiği hat ve kullandığı söylemler, bu mağduriyet paternini anımsatıyor. Özgür Özel’in her daim sığındığı gözlemlenen “mağduriyet şeması”, onun siyasetteki güvenli alanı olarak karşımıza çıkıyor.
Mağduriyet şeması Manisa’da başladı
Özgür Özel’in CHP örgütüyle ilk ciddi teması, Manisa belediye başkan adaylığı döneminde oldu. Ancak ikinci kez aday olup seçimi kaybedince örgütün eleştirileriyle karşılaştı. İşte o noktada Özel’in “mağdur” kimliğini ilk kez öne çıkardığını gördük. Kendini “ezilen”, partilileri ise “ezen” olarak konumlandırdı ve siyasi kariyerini bu çatışma üzerine inşa etti.
O yıllarda makamlar dağıtılırken, parti aidiyetine ve donanımına sahip birçok CHP’li görmezden geliniyordu. Buna karşın Özel, bir kez daha örgütün önüne sürülerek, Manisa’da kontenjandan milletvekili adayı gösterildi. Bu durum örgütün tepkisine ve parti tabanında dışlanmasına yol açtı. Özel ise yine “mağdur” kimliğine sarılarak bu tepkileri kendi lehine çevirmek için uğraştı, ancak o kadar da başarılı olamadı.
Partinin ağır topları Özel’i tam anlamıyla CHP’li olarak kabul etmiyordu. Çünkü tabanda “gerçek partililik” sadece üyelikle ölçülmüyordu. Örgüt, yıllarca partiye emek vermiş ve yanlışlara karşı çıkıp istifa etmiş bir üyeyi “gerçek partili” sayabiliyor ama makamla birlikte partiye üye olanları öyle görmeyebiliyordu. Bu yüzden Özel, Manisa’da parti dışından gelip “en ballı makamlara en kolay şekilde oturtulan kişilerden biri” olarak algılanmıştı.
Haddini bilen, zararsız ve rakip olarak görülmeyen bir siyasetçi
Özel’in ayrıcalıklı makamlara hiçbir bedel ödemeden yerleşip, yine de kendini “örgüt karşısında mağdur” olarak tanımladığı milletvekilliği dönemi sırasında, tüm toplumun kalbinde derin bir yara açan Soma faciası meydana gelmiş, Özel de kendini bir anda kameraların karşısında bulmuştu. Bu yeni “görünürlük hâli”, Özel’in örgütteki dışlanmışlığı aşabilmesine yönelik önemli bir süreci başlatmıştı.
Meclis sandalyelerinde edindiği yeni arkadaşları da Özel’i mağduriyet paterni sayesinde rakip olarak görmeyerek ekiplerine dahil etmiş, Soma vesilesiyle kameralar ile tanışan bu genç siyasetçiye yeni kapılar açılmıştı.
Özel de arkadaşlarının kendini “zararsız” algılaması ve rakip olarak görmemeleri için özel bir çaba harcıyor gibiydi. En büyük hayalinin “iktidar partisinin grup başkanvekili olmak” olduğunu Meclis koridorlarında fısıldamış, haddinden fazlasına talip olmayan bir çizgi çizmişti.
Manisa’da kapanan kapılar Ankara’dan açıldı
Özgür Özel, yeni edindiği arkadaş grubuna karşı çizdiği bu düşük profilli imajın ve ekipleşmenin gücünün etkisiyle, Halk TV ekranlarında sistemli biçimde öne çıkarılmış, bu yolla CHP örgütünün tamamına tanıtılmıştı. Cezaevi Komisyonu aracılığıyla da ekibin önemli isimleriyle bağlantı kurulması sağlanmıştı.
Medyanın bağımsız kalan küçük bir bölümü, ekip siyasetinden habersizdi ve Özgür Özel’e Soma’daki mücadelesinin vicdanî bir yaraya temas etmesi nedeniyle açık destek vermişti. Buna karşılık, “ekibe hizmet eden medya unsurları” ise Özel’i planlı bir şekilde ön plana çıkarmaya başlamıştı.
Özgür Özel artık şöhretle tanışıyordu ve bu “parlatma” durumu hem Manisa’da ön seçimden çıkabilecek bir milletvekili adaylığının hem de Grup Başkanvekilliğinin önünü açmıştı.
Gerçekte başkaları mağdur olsa da “kategorik mağdur” değişmiyordu
Ancak Özel, bu süreçte de mağduriyet paternini elden bırakmadı. Onun duruşu ve eylemleri yüzünden karşısına aldığı yapılar ve kişiler mağdur olurken, gerçek mağdurların sesi duyulmadı. Buna karşın Özel’in ustalıkla sergilediği ‘mağdur kimliği’, ekibin medya unsurlarınca davul zurnayla ilân edilir hale geldi.
Oysa gerçek pek de gösterildiği gibi değildi.
Özel belediye başkan adayı yapılıyordu, kaybettiği için parti zarar gördüğü hâlde örgüt değil, Özel “mağdur” ilân ediliyordu.
Milletvekili adayı yapılıyordu, partinin emekçileri dışarıda kaldıkları hâlde yine örgüt değil, Özel “mağdur” ilân ediliyordu.
Bir gün Kılıçdaroğlu onu anahtar listesine aldığı için örgüt karşısında “mağdur”du, öbür gün Kılıçdaroğlu onu anahtar listesine almadığı zaman “mağdur”du.
Kurultayda anahtar listeyi delerek PM üyesi olduğu için “mağdur” oluyordu önce, sonra Kılıçdaroğlu istifa etmesini istediği için tekrar “mağdur”du. İstifa etmiş olsa, muhakkak daha da “mağdur” olacaktı.
Grup Başkanvekili olduğu zaman ise diğer Grup Başkanvekilleri karşısında “mağdur”du, Genel Başkan adayı olunca Kılıçdaroğlu karşısında “mağdur” ilân ediliyordu.
Zaten Genel Başkan olduğunda dünyadaki en “mağdur” insan oydu.
CHP örgütü “gerçek mağdur” olmalarına rağmen neden sessiz?
Peki, CHP örgütü kendilerinin gerçekten mağdur edildiği bu şemada, merâmlarını neden yüksek bir perdeden dile getirmiyordu?
Kılıçdaroğlu’nun son dönemlerinde CHP örgütü, aldığı yaralara rağmen, “devleti kuran parti” olmanın verdiği özgüvenle hareket ediyordu. Daha fazla demokratikleşme talepleri her zaman vardı; ancak dönemin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na belli ölçüde kontenjan kredisi açmayı da doğal buluyordu.
“Her genel başkan kendi A takımıyla, teknokratlarla çalışabilir” diyerek bu uygulamaları bir noktaya kadar kabullenmişlerdi. Yine de parti örgütü, verdikleri bu açık çekin suistimale açık olduğunun farkındaydı.
Elbette partililer, kadınlara pozitif ayrımcılık yapılabilmesi maksadıyla tüzüğe yerleştirilen cinsiyet kotasının istismar edilerek, parti dışından getirilmek istenen “erkek teknokratların” Parti Meclisi listelerine yerleştirilmek istenmesini ve adaylar belirlenirken Genel Merkez’in kontenjanında parti dışından isimlere yer verilmesini hem partinin programına aykırı buluyorlardı hem de antidemokratik sayıyorlardı.
Ancak bu uygulamalar karşısında Özgür Özel kadar “mağdur” kimliğine sarılmaya da ihtiyaç duymuyorlardı. Çünkü tarihsel misyonlarından aldıkları özgüven hâlâ yerindeydi ve önseçim geleneği ağır aksak da olsa devam ettiği için partinin yönetim kadrolarında kendilerini temsil imkânı bulabiliyorlardı.
Bu nedenle CHP örgütü merkezî siyasette Genel Başkanlarına kredi vermeye devam ederken, özellikle yerel siyasette önseçimden gelen güçlerini koruyabilmek maksadıyla biraz daha keskin bir tutum izliyor, kendilerini ifade edebilecekleri temsiliyet makamlarında gerçek partililerin var olması için mücadelelerini sürdürüyorlardı. Özgür Özel gibi yeni CHP’lilerin kontenjandan listelere girmelerine de bu nedenle karşı çıkıyorlardı.
Örgütün “önseçime sahip çıkmak ve daha fazla demokratikleşebilmek için ortaya koyduğu direniş”, Özgür Özel’in çizdiği mağduriyet şemasının ortaya koyduğu egemen söylemde CHP örgütünü “ezen”, Özgür Özel’i ise “ezilen” olarak kodluyordu.
Özel, CHP’yi dizayn eden kliğin adayı oldu
Bu patern CHP’yi dizayn eden kliğin de dikkatini çekmiş olacak ki, Kılıçdaroğlu’nu devirmek maksadıyla düğmeye basılan Zoom toplantısında farklı ekiplerin temsilcileri bir araya geldiğinde Özel, kliğin Genel Başkan adayı olarak tayin edildi.
Belli ki Özel’in mağduriyet şemasının, kliğe hizmet üretecek değeri inşâ eden bir alışveriş mekanizmasına rahatlıkla dönüşebileceği öngörülmüştü.
Özgür Özel de bu öngörünün hakkını vererek, bugüne kadar ürettiği en üst seviyedeki “mağduriyet” anlatısını geliştirdi. Özel’i hiçbir bedel ödemeden makamlara oturtan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “sırtımdan hançerlendim” dediği “parti içi ihanet süreci” öyle bir noktaya evrilecekti ki, Kılıçdaroğlu’nun maruz bırakıldığı gerçek mağduriyeti ile ilgili konuşamadığı, bilakis Özgür Özel’in “mağdur” olduğunu kabul etmezse “hain” ilân edileceği bir noktaya ulaşacaktı.
Bu noktaya varana kadar Özel, karşısına aldığı örgütün dahi tahmin edemeyeceği, zorlu bir yolculuktan geçmişti.
Aşağıdaki videoda, Özel’e tüm bu siyasal kimliği kazandıran ve örgütün tepkilerine karşı koruyan Kılıçdaroğlu’na karşı gizlice hareket etmesine rağmen, genel başkan adaylığı gündeme geldiğinde nasıl yeniden ‘mağduriyet’ paternine sarıldığını göreceksiniz.
Özgür Özel’in kazanmasını kimse beklemiyordu
Videoda Özel, yazının girişinde değindiğim gibi, CHP’nin üst lig oyuncularının onu ciddi bir rakip olarak görmediğini anlatıyor. “Özel olsa olsa tavşan adaydır” yorumlarını dile getiriyor; bu konuda atılan tweetleri kızının gördüğünü ve çok üzüldüğünü söylüyor. Hiç kabul görmediğini, kravatının bile beğenilmediğini, küçümsendiğini vurguluyor. Yani yine ve yeniden mağduriyet kimliğine sarılıyor.
Oysa “tavşan aday” tabiri, CHP’nin kendine has kavram setleri arasında önemli yer tutan bir kavram sadece. Seçimlerde aslında kazanması beklenmeyen, daha çok başka bir adayı desteklemek veya seçimi belirli bir yönde şekillendirmek için çıkarılan adayı tanımlıyor. Yani Özel, kızına bu kavramın ne olduğunu anlatarak hoş bir anektodu paylaşabilecekken kızını üzenlere sitem ediyor.
Üstelik “tavşan aday” değerlendirmeleri, o dönemki delege dağılımındaki demografiyi tanıyan ve Özgür Özel’in siyasi hedeflerini bilen herkes için beklendik değerlendirmelerdi. Zirâ Özel’in adaylığı kesinleştiğinde, parti içindeki “değişim hareketi”nin Özel “liderliğinde” alabileceği oy, matematiksel olarak Kılıçdaroğlu’nun oldukça gerisinde olacağı öngörülüyordu.
Zirâ CHP kurultayları öncesinde hangi adayın kazanacağını tahmin etmek pek de güç değildir. Zaten delegeler Kılıçdaroğlu döneminde seçilmişti. Bu nedenle parti içi dengeleri iyi bilen ve eski partililerden olan gazeteci Barış Yarkadaş, “Özgür Özel Genel Başkan olursa gazeteciliği bırakırım” sözleriyle ciddi bir iddia ortaya koymuştu.
Tabii o zamandan hayatın olağan akışına aykırı bir şekilde, kliğin Özel’i kazandırabilmek için pavyonlarda delege satın alınacağını Barış dahil kimse tahmin edemezdi. Bunu öngörebilmek için ya müneccim olmak ya da SİSTEM’in parçası olmak gerekirdi.
Ancak olaylar tahminlerin aksine şekillendi ve takvimler Kasım 2023’ü gösterdiğinde Özgür Özel genel başkanlık koltuğuna oturtuldu. Bugün o kongre ve kurultay süreci, delegelerin menfaat karşılığında oy kullandıkları gerekçesiyle yargı konusu.
İddianamelerde, birçok kurultay delegesinin Özel’e oy vermeleri karşılığında para, market kartı ve belediyelerde iş imkânı gibi menfaatler sağlandığına dair itiraflarda bulundukları ortaya çıktı.
Özel’in taç giymesi, önce önseçimi lağvetti
Ancak bu iddiaların henüz basına yansımadığı zamanlarda, bu sürpriz zafer partililer arasında “Özgür Özel gibi biri CHP Genel Başkanı olabiliyorsa, ben neden olmayayım?” değerlendirmelerine sebep olmuştu.
Çünkü o güne kadar CHP’nin en üst makamında hep yüksek profilli isimler yer almıştı. Oysa Özel “müzmin mağdur”du; bu makama dair bir potansiyel göstermeyen, kimseyi bu yönde bir beklentiye sokmayan bir isimdi. O, Al Pacino’nun tavsiyesine kulak veren “küçük adamlardandı.”
Özel ise hayatı boyunca hayal edemediği bir güce kavuşmuş ve Manisa’da kontenjandan aday gösterildiğinde, kuru bir sandalye tepesinde oturtularak tüm il örgütünün saatlerce kendisine hesap sorduğu noktanın çok uzağındaydı.
Ve kliğin başına geçirdiği taç sayesinde, örgütü dışarıda bırakacak hamleleri bir bir harekete geçirmiş ve “kişisel bir intikam süreci” gibi görünen bir düzenin temsilciliğini üstlenmişti.
Bu yeni Genel Başkanlık döneminde, örgütün son tutunduğu dağ olan önseçim de sessizce partinin teamüllerinden uzaklaştırılmış; CHP örgütü bu süreç nihâyetinde gerçek mağdur hâline getirilmişti.
Özel, Genel Başkan olduğu kurultaydaki adaylık konuşmasında önseçimi önceliğine alacağını söylemesine rağmen yaptığı her kurultayda blok liste ile kendi anahtar listesindeki isimleri yönetim kadrolarına yerleştirdi, partililerin Parti Meclisi’ne aday olabilecekleri tüm fiziki ve fiili koşulları ortadan kaldırdı.
Partiyi mahkemeler ve kurultay sarmalının içine sürükledi, yerel seçimlerde İmamoğlu’nun talimatında yazılan adaylar yüzünden partinin adının yolsuzluklarla anılmasına neden oldu ve tabii ki tüm bu durumların neticesinde yine Özgür Özel “mağdur” ilân edildi.
Özel, 19 Mart’ın “mağduriyetini” de kimseye kaptırmayacaktı
Özgür Özel’in parti örgütüne ve CHP dışındaki muhalif kesimlere yönelttiği egemen söylemde ise “ezen” Erdoğan, “ezilen” ise yine kendisi oluyordu. Bu yolla Özel, 19 Mart’ın “mağduriyet” anlatısını da kimselere bırakmıyordu.
Erdoğan’ın Özgür Özel’i muhatap almaması, Özel’in kurduğu mağduriyet anlatısını da parti içinde zayıflatmıyordu. Yetersiz kadrolar nedeniyle tüm siyasi duruşu “Erdoğan karşıtlığına” indirgenen CHP örgütü, her yeni operasyon dalgasında ağır suçlamalar ve büyük iddialarla güne başlıyordu.
Böyle bir tabloda partililere düşen, kendi mağduriyetlerini “şimdi olağanüstü zamanlardan geçiyoruz” diyerek dillendirmemek ve yalnızca Genel Başkanlarının makbul bulduğu söylemleri “yiğidim aslanım” şarkısı eşliğinde alkışlamak ya da sessiz kalmak oluyordu.
Ekrem İmamoğlu da Özgür Özel gibi örgütü karşısına almıştı
Olağanüstü zamanların başat aktörü olan Ekrem İmamoğlu da Özel gibi CHP’ye sonradan ve makam sahibi olarak katılan, ANAP geleneğinden gelen bir isimdi. Beylikdüzü Belediye Başkanı olduğunda da, İBB Başkanı olduğunda da CHP’ileri belediyelerden uzak tutmuştu.
Hatta AK Partili müteahhitlere milyarlık ihaleler vermiş, bu konu da İBB soruşturmasındaki BDDK raporlarına yansımıştı. Bu bağlamda CHP’lilerin uzağına düşmek noktasında İmamoğlu ve Özel’in ortak bir noktası vardı.
İmamoğlu vesâyetinin altında yatan sebepler
Muhakkak bu ilişki, daha derinlerde başka anlamlar da ihtivâ ediyordu. Psikoloji bilimini burada da yardıma çağırmak gerekirse eğer, Özel-İmamoğlu ikilisinin ilişkisini analiz edebilmek için, öncelikle mağduriyet paternine sahip kişilerin narsist figürlerin gölgesinde kendilerini güvende hissettiklerini bilmemiz gerekiyor.
“Kategorik mağdur”, korunma ihtiyacını narsistin kudretinde tamamlar ve sahte bir güç duygusu edinir; narsist ise ondan hayranlık ve bağlılık devşirir. Ancak bu ilişki eşit değildir; biri sığınmak için ötekini tüketir, diğeri varlığını sürdürebilmek için onun iradesine ipotek koyar. Böylece mağduriyet paterni daha da pekişir, kişi kendi ayakları üzerinde duramaz ve ortaya kolay kolay bozulamayan bir “vesayet ilişkisi” çıkar.
Böylesi bir ilişkinin ne kadar yıpratıcı olduğunu anlamak için Özgür Özel’in Silivri ziyaretlerinden sonraki hâline bakmak yeterli; basın açıklamalarında sinirleri gerilmiş, sesi yükselmiş, tadı kaçmış biriyle karşılaşıyoruz.
Özgür Özel’in psikolojik değişimi
Genel Başkanlığa aday olduğu dönem yaptığı konuşmasında “tavşan aday mağduriyetini” anlatan Özel ile bugün dönüştüğü otobüslerin tepesinde ya da Silivri önünde bağıran kişi arasındaki farklılığı anlayabilmek için okurlarımı, yazının başında andığım Devil’s Advocate filmine yeniden dönmeye davet ediyorum.

Yönetmen Taylor Hackford, filmin başında Keanu Reeves’in partneri Charlize Theron ile Şeytan’ı oynayan Al Pacino’nun sohbetlerinde Theron’un saçlarını kestirmesi tavsiyesini özellikle öne çıkarır.
Film boyunca Theron’u farklı saç modelleriyle ama giderek daha perişan bir hâlde izleriz; iki kadın arketipi arasındaki fark apaçık görünür.

Filmdeki kadının değişiminin gözlenebilmesi gibi, Özel’in o videodaki hâlinin sadece iki yıl öncesine ait olduğunu fark etmek bile durumun vehâmetini kavramaya yetecektir.
İşte tam da bu hızlı değişim, kısa vadede “bedelsiz makamlar” sunan “mağduriyet kimliğinin”, uzun vadede insana ağır bedeller ödettiğini gösteriyor.
Mağduriyet paterni başlangıçta güvenlik ve konfor sağlasa da, uzun vadede kişinin gerçekte kim olduğuna dair büyük sorunlarla karşılaşmasına sebebiyet veriyor.
Mağduriyet paterninden çıkmak mümkün mü?
Bu paternden çıkmak kolay değildir; çünkü kişi yıllarca bu kimliği hem zırh hem de kalkan olarak taşır. Yine de yüzleşme, profesyonel destek ve gerçekçi bir ayna vesilesiyle bu döngüyü kırmak mümkün olabilir.
Bu yüzden asıl çıkış yolu, narsist gölgelerin ardına sığınmak yerine öz iradeye sahip çıkma cesaretini göstererek, kişinin kendine şu basit ama önemli soruyu sormasıyla başlar:
“Ben kimin hayatını yaşıyorum?”
Yüzleşme hesaplaşmayı ortadan kaldırmaz
Elbette bu paternden kurtulmaya niyet edilse bile, bu durum “hesap verme” mekanizmasını ortadan kaldırmaz.
Özel’in örgüt karşısında ‘mağdur’ rolü üstlendiği günlerden, örgütsüz kurultaylar ve önseçimsiz aday belirlemelerle partiyi bugüne getirmesi; bugün hem siyasi hem de hukuki bir sorun olarak karşısına çıkmaya devam edecektir.
Bu durum, Özgür Özel’in üstüne düşünmesi gereken ciddi bir sorun.
Peki bu hikâyede, dünün ezileninin bugün ezenine dönüşmesinden “mağdur” değilse kim kazançlı çıkıyor?
Bu soru ise CHP örgütünün şapkayı önüne koyarak cevaplaması gereken diğer bir önemli sorun.
Velhasılkelâm, CHP’de sorunlar kısa zamanda çözülecek gibi durmuyor.
Ece Sevim, 23.10.2025, ecesevim.com

Ece hanım çok güzel ve çok düşündürücü bir yazı. Fakat çok uzun bir yazı sanki aynı şeyler çok fazla tekrar edilmiş. Yani mağduriyet üzerine o kadar çok tekrarlar var ki biraz daha kısa olsaydı daha iyi daha akıcı olur muydu acaba yazınız?saygılar sunuyorum
Ece hanım süpersiniz…
Takdire şayan bir insansınız.. Yolunuz açık kaleminiz aklınızı çizen yol olsun. Yolunuz açık olsun… Tebrikler.
👍🤲🇹🇷🇹🇷🇹🇷
ECE SEVİM HANIM AKLINIZA FİKRİNİZE ( KALEMİNİZE SAĞLIK) Kolaylıklar Diliyorum İyi Çalışmalar