Osmanlı İmparatorluğu, Kanuni Sultan Süleyman sonrası dönemdeki gerilemenin nedenini anlamaya çalışırken “düzenin bozulduğu” fikrine sıkı sıkıya sarıldı. Bu bakış açısı, büyük bir imparatorluğun tarih sahnesinden silinmesine giden yoldaki en büyük hatalardan biri olacaktı.
Güç elden gidince, zihinler geçmişe koşar. Herkesin kendi altın çağına tutunduğu o tanıdık sığınaktan söz etmek istiyorum sizlere: “Eskiden biz çok iyiydik.”
Osmanlı’dan Günümüze: Değişimi Reddedenler Neden Kaybetti?
Osmanlı’da işler yolunda gitmiyordu. Buna bir çözüm bulmak lazım gelince, önce “bozulan düzen”den şikâyet edildi . Sonra bu bozulmanın sebepleri üzerine sayfalarca risale yazıldı. Her yeni padişah, bir öncekinin hatasını telafi etmeye çalıştı ama kimse zamanın ruhunu okuyamadı; dünyanın değiştiğini anlamadı.
17. yüzyıl boyunca çözüm arayanların ortak paydası hep aynıydı: “Eskiye dönelim.” Bir zamanlar işe yaramış olanın şimdi neden yaramadığını kimse sormuyordu. Hâlâ da sormuyorlar. Sanki dünya aynı dünya, sahne aynı sahne, sadece oyuncular değişmiş gibi… Ama değişen her şeydi.
18. yüzyıla gelindiğinde, nihayet biraz baş kaldırıldı bu ezberlere. “Belki de sorun bizde değil, dünyada” denilmeye başlandı. Batı’nın kurduğu yeni ekonomik düzenin dışında kalan Osmanlı, artık yeni bir dünyanın kenar mahallesiydi. Ama hâlâ ortada dolaşanlar, evin içindeki tabloyu düzeltmekle uğraşırlarsa, çökmek üzere olan bir duvarı kurtarabileceklerini zannediyorlardı.
Ve işte tam burada, asıl mesele tarihten bizleri selamlıyordu: Gerçek bir değişimin mi peşinde olacağız, yoksa geçmişin gölgesinde suya yazı mı yazacağız?
Eski Formüllerle Yeni Dünya Kurulmaz: Tarihten Dört Başarısız Örnek
Bunu biraz daha iyi anlamak için “Eskisi gibi yapalım, yeniden güçlü olacağız” yanılgısına sahip olan diğer tarihsel örnekler üzerinden de bakalım ve bu yaklaşımın nasıl felâketlere yol açtığını beraber inceleyelim.
18. yüzyılın ortasında Çin, Batı’nın buharlı gemilerle, tüfeklerle ve serbest ticaret talepleriyle kapıya dayanmasına rağmen kendi iç düzeninin yeterli olduğuna inanmıştı. Qing Hanedanı, bir reform ihtiyacını hissediyor ancak reformu Konfüçyüsçü değerlerle sınırlandırarak, devlet sınav sistemine, ataerkil toplumsal yapıya ve tarıma dayalı ekonomiye sıkı sıkıya tutunuyordu. Avrupa teknolojisiyle rekabet etmek yerine eski bürokratik disiplinin yeniden tesisiyle ayakta kalınacağı düşünülüyordu. Ancak Afyon Savaşları (1839–1842, 1856–1860) ve ardından gelen Nanking Antlaşması gibi sert ticareti düzenlemeler, Çin’in bu nostaljik yaklaşımının bedelini gösterdi: limanlar işgal edildi, gümrükler yabancıların kontrolüne geçti. Geçmişte ısrar etmek, Çin’i Batı’nın “hasta adam”ı hâline getirdi.
Fransa’da ise Napolyon’un çöküşünden sonra tahta geri getirilen Bourbon Hanedanı, ülkeyi 1789 öncesine döndürmenin mümkün olduğuna inandı. Kral XVIII. Louis ve ardından gelen X. Charles, Fransız Devrimi’ni bir sapma, geçici bir arıza olarak görüyordu. Hatta öyle ki, çağı yakalamak için yeni sözler aramak yerine, aristokrasinin kaybettiği hakları geri vermeye çalışmakla meşgul oluyorlardı. Devrimi yaşamamış gibi yaparak iktidar olunabileceği yanılgısına kapılmışlardı. Bu yanılgı, 1830’da halkın yeniden ayaklanması ve X. Charles’ın tahttan indirilmesiyle sonuçlandı. Fransa artık “eski Fransa” değildi ama Bourbonlar hâlâ aynı krallardı. Ve tarih, aynı hikâyeyi ikinci kez sahneleyenleri yine affetmemişti.
Fransa’dan sonra bir başka “eskiye dönüş” yanılgısı da Sovyetler’de yaşanmıştı. Nikita Kruşçev’in görece reformist politikalarının ardından iktidara gelen Brejnev, Stalin döneminin katı merkeziyetçi havasını yeniden solumak istedi. Teknolojide geri kalmış, ekonomide sıkışmış, toplumsal enerjisini kaybetmiş bir sistemin çözümünü, daha fazla disiplin ve daha sıkı ideolojik kontrolde arıyorlardı. “Modernleşme değil, daha sıkı sosyalizm” dediler. Sonuçta ortaya atâlet içinde bir Sovyet çıktı: Devasa ama hareketsiz. 1980’lerde dünya bilgi çağının eşiğine gelmişti ama Sovyetler hâlâ üretim kotalarıyla uğraşıyordu. Geçmişi kopyalayarak geleceği yönetmeye çalışanlar, bu hatanın sonunda haritadan silineceklerdi.
Biraz daha günümüze geleceksek; çok uzağa gitmeden, Amerika’ya bakalım istiyorum. Trump’ın “Make America Great Again” sloganı, tam anlamıyla nostaljik bir restorasyon hayâliydi. Sanayisi çökmüş, orta sınıfı ezilmiş Amerika’nın 1950’lerine öykünen bir çağrıydı bu söylem. “Eskisi gibi yapalım, yeniden büyük olalım” diyordu Amerika. Ama dünya artık Çin’le rekabet eden bir teknoloji evreniydi; enerji politikaları, kimlik siyaseti, iklim krizi gibi yeni kavramlarla güncel siyaset şekilleniyordu. Trump geçmişin konforuna sığınırken, Amerika’da kutuplaşma büyüdü, kurumlar yıprandı, sokaklar gerildi. Eski hikâyelerle bir mutluluk düşünün peşine sürüklenen Amerikalılar, kendilerini Amerikan rüyasını yaşamak yerine 2021’de Kongre binasının camlarının kırılmasını izlerken buldu. Tarih, Amerikalılara da aynı sonucu göstermişti ki; nostaljiyle devlet yönetilmiyordu.
Zaman Değişti, CHP Değişmedi: Nostaljiyle Siyaset Olur mu?
Gelelim Türkiye’ye. İBB soruşturması ile Türkiye’de siyasetin tek gündemli ilerlemesine neden olan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in siyaset yapma biçimi, bu denli uzun bir tarihsel parantezi açmama neden oldu.
Zirâ Özgür Özel ve çevresi de Cumhuriyet Halk Partisi gibi millî mücadeleyi yürüten, devlet kuran, parlamenter sistemi inşa eden köklü bir partiyi, aynı tarihsel yanılgı içerisinde yönetiyorlardı.
Özel, bir buçuk senedir CHP’nin Genel Başkanı olmasına karşın, elle tutulur hiçbir başarıya sahip olamamıştı. Ekibi ise, başarısızlığın sebeplerini tespit ve analiz etmek bir yana, sorunun yapısal bir yaklaşımdan doğduğunu dahi göremiyordu. “Her şey güzel olacak” diyorlardı; ama bunun nasıl gerçekleşeceğiyle ilgili kendileri dahil kimsenin bir fikri yoktu. Onlara göre motorları maviliklere sürmemizin önündeki tek engel, yalnızca “eski güzel günlere dönülmemiş” olmasıydı.
Bu bakış açısının neye benzediğini biliyoruz: “Nizâm bozuldu, padişâhım.” Oysa dünya değişti. Ticaret değişti, siyaset değişti, toplum değişti. Ama CHP yönetimi hâlâ aynı soruyu soruyor: “Acaba eskisi gibi yapmıyor muyuz?” Bu nedenle önceki yazımda belirttiğim gibi 28 Şubat’ın, 2007’nin vâdesi dolmuş söylemlerini kullanıyorlar.
Hatta Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirmek için Grup Toplantısında 28 Şubat döneminde İBB Başkanı olan Erdoğan için atılan manşetleri döviz döviz gösterdi: “Bak, senin için de bunları söylüyorlardı” dedi. Hem dilleri geçmişten geliyor hem özlemleri.
28 Şubat’a karşı olduğunu söyleyip, 28 Şubat’ın manşetleriyle politika yapmak…
İnanılır gibi değil…
CHP’de Geçmişin Hayaleti: 2008 Programı ile 2025’i Yönetmek
CHP’nin tarihinin Türkiye Cumhuriyeti ile yaştaş olması, demode bir anlayışa sahip olması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, bu yaşına kadar siyaset sahnesinde varlık gösterebilmesi ancak değişime ve dönüşüme liderlik edebilme yeteneğiyle izâh edilebilir.
Oysa bugün, CHP’nin programı bile 2008 tarihli. Yani Özgür Özel’in adını dahi anmadığı Deniz Baykal döneminden kalma bir programdan söz ediyoruz. Günümüzün problemleri, koşulları 2008’le kıyaslanabilir mi? Akıllı telefonların, yapay zekânın, sosyal medyanın neredeyse hiç olmadığı zamanlardan bahsediyoruz.
O yıldan bu yana her şey değişti, bir tek CHP’nin programı değişmedi. CHP’nin dijitalleşen dünyada söyleyeceği yeni hiçbir şey yok mu? Hep 90’lardan kalma cümleler, aynı vaatler, aynı ritüeller… Arşiv yok, dijital hafıza yok, kurumsal refleks yok.
Peki, ne var?
Sadece geçmişten gelen kutsal bir masal anlatıcılığı var. Her şeyin eskisi gibi olacağına inanan bir kolektif hayâl var. CHP’nin bugünkü ruh hâli, zamanın aktığını kabul etmeyen yöneticilerin elinde.
Örneğin, “A planımız da B planımız da Z planımız da Ekrem İmamoğlu” demek, aslında “hiçbir planımız yok” demenin siyaseten kibarca söylenmiş hâli.
Ama tek bir planları var aslında: Özel ve etrafını çepeçevre saran “ekip” AKP’yi yenmeyi değil, CHP’ye hakim olmayı planlıyor. CHP’lileri hukuken aday olması mümkün olmayan bir adaya mahkûm etmeyi de sorun edinmiyorlar. Dünyadaki gelişmeler de umurlarında değil! Ortadoğu’da neler oluyor, Afrika’da hangi adımlar atılıyor, Küresel savaş riski ne alemde, umursamıyorlar. Esad devrilirken Özel’in “Esad ile görüşelim” sözleriyle Erdoğan’ı eleştirdiği cümleleri anımsarsınız. Varsa yoksa hamaset, varsa yoksa içi boş söylem!
Oysa CHP, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekten “ilerici” bir partiydi. Harf devrimini yapmıştı, kadınlara seçme-seçilme hakkını tanımıştı, eğitimi laikleştirmişti, medeni kanunla aile yapısını dönüştürmüştü.
Yani CHP tarihi boyunca yalnızca eskiyi restore etmeye çalışmıyor; topyekûn yeni bir düzen kurmaya çalışıyordu. İşte bu yüzden “ilerici”ydi.
Bugünse işler tersine dönmüş durumda. Beğensek de beğenmesek de AKP, “yeni bir düzen kurmak” iddiası taşıyor. CHP ise “her şey aynı kalsın” diyen bir anlayışa sıkışmış. Zamanı anlamıyor, dünyayı takip etmiyor, kendi seçmenine bile kulak asmıyor.
Ve en önemlisi, değişimin ne olduğuna dair tek bir cümle dahi kuramıyor. İşin ironik tarafı, “değişimci” olduklarını iddia ederek partinin yönetim kadrolarına gelmişlerdi.
Bir zamanlar “gerici” diye küçümsedikleri AKP, bugün “yenilikçi” rolünü omuzlarken; kendilerinin “ilerici” olduğunu iddia eden mevcut CHP yönetimi, bugün değişimi reddeden birer nostalji bekçisine dönüşmüş durumda.
Bu yazının başında sorduğum soruya geri döneyim: Değişimin ışığı mı, gölgelerin karanlığı mı?
Eğer CHP, iki yüz yıl önceki “gericilik” tanımını ciddiye alacaksa, bugün kendi liderine bu sıfatı yakıştırmaktan çekinmemeli.
Zirâ değişmeyen, değişeni yakalayamayan, bu doğrultuda yapılan her eleştiriyi “hainlik” sayan, tekelci bir anlayışı merkezine oturtan ve tolerans göstermeyen her siyasi yapı ve organizasyon geçmişin zincirlerine mahkûmdur. Ve bu zincirler, bir gün en güçlü görünenlerin bile yürüyemez hâle gelmesine sebep olur.
Bu zincirlerin halkalarına biraz daha yakından göz atmak isteyen kıymetli okurlarıma, Osmanlı İmparatorluğu’nun neden tarih sahnesinden silinirken Britanya İmparatorluğu’nun bugün hâlâ mevcudiyetini sürdürdüğünü müthiş bir perspektifle anlatan Karen Barkey’in “Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar” kitabını incelemelerini tavsiye edebilirim.
Tarih, bir rehberdir ama reçete değildir. Geçmişin aynasına bakarak gelecek tasarlanmaz. Çin’in gelenekleri, Fransa’nın aristokrasisi, Sovyetlerin ideolojisi, Amerika’nın nostaljisi… Hepsi birer “eski güzel günler” hayâline tutunarak yıkıldı.
Şimdi aynı hayâli CHP’ye gerçeklik gibi sunan bir kadro var. Sorunları cesurca tanımlamak yerine, partiyi 1997 yılının gazete küpürlerine, hafızası silinmiş programlara, “her şey çok güzeldi” masallarına hapsetmiş durumdalar. Oysa bu gerçeklik değil.
CHP’nin Tarihi Liderleri Gerçekçi Değişimin Adresiydi
CHP’nin ilk Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekliği, toplumla, halkla birlikte sürdürülecek bir yönetim hayâli kurmak, bunu da “halk hükümeti” aracılığıyla hayata geçirmekti. Üstelik bu yönetim anlayışı pek de görülmüş bir şey değildi. “Siyasi parti kuracağım” fikrini ortaya attığında “Sen bize sınıfların tahakkümünü mü dayatıyorsun paşa” eleştirileri arasından sıyrılarak, örneği hiç olmayan bir halk hükümeti yaratmak ve tahayyül dahi edilemeyen inkılapları hayata geçirmekti Atatürk’ün gerçekliği.
CHP’nin ikinci Genel Başkanı İsmet İnönü’nün gerçekliği, İkinci Dünya savaşına katılmamayı başarmak, savaşın etkisi altında ekonomik buhranlar yaşayan dünyada ülkesini bir yandan korumaya çalışırken diğer yandan demokrasinin kapılarını çok partili hayata aralamaktı. Dönemin koşullarında ortanın solu diyecek misyonu ortaya koyabilmek, 27 Mayıs sonrası Meclis açılsın diye 21 Ekim protokollerini hazırlamaktı İnönü’nün gerçekliği.
CHP’nin üçüncü Genel Başkanı Bülent Ecevit’in gerçekliği Kıbrıs harekâtını MSP – CHP koalisyonunda yapabilmesiydi. Farklılıkları devlet yönetiminde sorun olarak değil, çözüm olarak gören bir yönetim anlayışının en büyük tohumlarını atmasıydı Ecevit’in gerçekliği. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri hayâli kurulan programları kurumlar aracılığıyla hayata geçirebilmesi, ortanın solundan vitesi yükselterek demokratik sol diyebilmesi, köy-kent projeleri ile gelecek nesilleri düşleyen vizyonlar ortaya koyabilmesiydi Ecevit’in gerçekliği.
CHP’nin dördüncü Genel Başkanı Deniz Baykal’ın gerçekliği, 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetler birbiri ardına gelirken Kürt raporunu yazabilmesiydi, değişimin ucundan tutarak “Dünyada yeni sol, Türkiye’de yeni CHP” diyebilmesiydi, demokrasi adına Erdoğan’ın siyasi yasağının kaldırılmasını sağlamasıydı. Baykal’ın gerçekliği, 1 Mart tezkeresinde gösterdiği büyük başarıydı, gençlik kollarının parti geleneği, devlet pratiği ve kurumsallık üzerine eğitim alabilecekleri gerçek bir parti okulunu hayata geçirmesiydi.
Kısa dönemli başkanları geçip, CHP’nin 7. Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerçekliğine bakacak olursak; parti yıllar boyunca hizipler ve klikler aracılığıyla dar bir zümrenin tekeline hapsedilmişken demokratik bir tüzük için harekete geçmek ve “çarşaf liste”yi esas seçim yöntemi kabul edilmesini sağlamaktı Kılıçdaroğlu’nun gerçekliği. Çubuk’ta lince uğrarken dahi “barış” demek, kitleleri tahrik edecek her tür söylemden itinayla uzak durmaktı. Kendi çocuklarına reva görmediğini, milletin çocuklarına da görmemek; bir araya gelemeyen partileri aynı masada toplayabilmekti Kılıçdaroğlu’nun gerçekliği.
Peki, Özgür Özel’in Gerçekliği Ne?
CHP’nin mevcut Genel Başkanı Özgür Özel’in gerçekliği nedir? Bir buçuk yıl süren genel başkanlığının bir yılını “normalleşme” ile geçirip, Genel Başkan olmasını sağlayan ve yolsuzluktan tutuklu bulunan belediye başkanını toplumun önüne hukuken mümkün olmadığı halde Cumhurbaşkanı adayı olması için sunması mıdır Özgür Özel’in gerçekliği? Yoksa Kılıçdaroğlu’nun sırtındaki hançerin yarası hâlâ tazeyken, CHP’yi tarihi boyunca hiç karşılaşmadığı bir kayyım ihtimali lekesi ile karşı karşıya bırakan yönetimin lideri olması mıdır? Kendisinden önceki tüm genel başkanların ilerici bir çizgide yol almasına karşın, geçmişin köhnemiş dehlizlerinden bulup çıkardığı hakaretleri her gün radikalleşen sokaklarda hakaretâmiz sloganlar eşliğinde ardı ardına sıralaması mıdır Özgür Özel’in gerçekliği?
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi, tarihinde örneği görülmemiş bir utanç ile karşı karşıya ne yazık ki. CHP’nin her genel başkanı, partiyi aldığı noktadan daha ileriye taşımayı misyon edinmişken, Özgür Özel’in ve ekibinin bu başarısızlığının tarihi sorumluluğu yalnız onları değil, tüm CHP’lileri derinden yaralıyor. Üstelik tüm bu hicâbın arasında CHP, toplumun gerçek sorunları için çözüm üreten bir parti olması gerekirken bu sorunların dahi konuşulamayacağı bir kamplaşma ortamı yaratıyor.
Bugün gerçek olan tek bir şey var. O da CHP’nin mevcut Genel Başkanı Özgür Özel, gündemi tek bir konuda kilitlemiş olsa da dünyanın dönmeye devam ettiği, rejimlerin şekil değiştirdiği, toplumların hızla dönüştüğü gerçeğidir.
Ve CHP geçmişin kısır bir döngüsüne hapsedilmiş durumdadır.
Belki de mesele tam da budur… Değişimden korkanlar için “geçmiş”, sığınılacak bir liman değil; yok oluşa sürükleyen bir maceradır.
CHP’nin mevcut yönetiminin bu maceraya daha ne kadar körü körüne bağlanacağını ise tarih değil, ilk seçim gösterecek.
Eski Oyunla Yeni Maç Kazanılmaz
Sandık bugün kurulsa bile eskiye tutunan Özel’in ve ekibinin karşısında Erdoğan gibi değişimden hiç korkmayan bir siyasetçi olduğunun altını çizmek gerek. Erdoğan, “Eski oyunla yeni maçın kazanılmayacağını” iyi bilen isimlerden.
Erdoğan’ın siyaset sahnesindeki en radikal manevralarından biri, “milli görüş gömleğini çıkardım” cümlesidir. Bu, yalnızca ideolojik bir pozisyon değişikliği değil, aynı zamanda siyasi kariyerini sürdürülebilir kılmak için zamanın ruhunu iyi anlama ve gerektiğinde geçmişin yüklerinden kurtulma cesaretidir. Üstelik, iktidar olabilmek için Türkiye partisi olabilmek gerekliliğini de analiz eden bir siyasi okumanın sonucudur bu hamle. Özel’in radikalleşen hamleleriyle dahi iktidar amacından ne kadar uzaklaştığını, sadece 2002’de Erdoğan’ın nasıl kazandığına bakarak anlayabiliriz.
Bu gömleği çıkarmak Erdoğan için bile cesurca bir hamleydi. Refah Partisi’nde yetişmiş, Necmettin Erbakan’ın rahle-i tedrisâtından geçmiş, her cümlesini İslami terminolojiyle kurmuş bir siyasetçinin; Batı’yla ilişkiler, piyasa ekonomisi ve AB süreci gibi konularda yepyeni bir dil tutturması kolay bir dönüşüm değildi. Faiz meselesinde dahi Refah’ın geçmişten gelen hayaletinin gölgesi her daim Erdoğan’ın üzerindeydi. Ama o, bu dönüşümü yaptı. Hem de hiçbir tereddüt göstermeden.
“Milli görüş gömleğini çıkarmak”, yalnızca bir siyasi pozisyon güncellemesi değil, aynı zamanda Türkiye’dek muhafazakâr seçmene “eski formüllerle bu çağ yürütülmez” mesajını vermekti. O dönem AKP’yi kuran çekirdek ekip içinde bile bu cümlenin yarattığı kırılma kolay sindirilemedi. Ancak Erdoğan, ideolojik nostaljiye yaslanmaktansa, siyasal konjonktüre ayak uydurmayı seçti. Çünkü biliyordu ki, değişmeyen lider, gelişen dünyada, dönüşen toplumun önünde liderlik edemezdi. Bu gerçeği anlayan Erdoğan, “Değişmedim, geliştim” diyecekti.
Erdoğan, zamanla yeniden kendi siyasal çizgisine geri döndü mü? Evet. Bu değişimi yaparken ideolojik tutarlılığı düz bir çizgide tutmak zor olsa da tabanını ne kadar güçlü konsolide edebildiğine bakarak dahi bunu başardığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bugün baktığımızda, Erbakan’ın hayâl dahi kurmasının yasaklandığı bir dünyadan başladığı siyasi arenada yükselerek, hocasının hayâllerinin de ötesine varan adımlar atan bir Erdoğan görüyoruz. Önce “gömlek çıktı”, yeni dünya düzenine selam verildi, Avrupa ile uyum yasaları çıkarıldı, liberal kesimin desteği alındı; sonra o gömleğin yerine yavaş yavaş “yerli ve milli” bir ceket dikildi. Mavi; büyük ekoseli. Ve Erdoğan her dönem, değişimin önemini çok iyi anladı. Hatta değişimi yönetti. CHP, A3 kağıtlardan çıktı aldığı dövizlerle basın açıklamaları yaparken, Erdoğan katılamadığı mitinglere hologram görüntüsüyle dahil oldu. Zamanın ruhuna hiç teslim olmadı; hatta hep kendi lehine çevirdi. Bu da Erdoğan’a söylem üstünlüğü kazandırırken, CHP’nin takipçi duruma düşmesine neden oldu. Erdoğan’ın tüm siyasi hayatı boyunca sadık kaldığı bu değişimi yönetme vizyonu, yirmi üç sene boyunca balkondan konuşabilmesini sağlayan en önemli stratejisi oldu.
Bugün CHP’nin içinde bulunduğu “değişmeden değişim” iddiası, Erdoğan’ın o meşhur gömlek metaforunun yanında neredeyse çocukça kalıyor.
Erdoğan, gerektiğinde kendi tabanının sınırlarını zorlayarak değişim mesajlarını kabullendirebildi. CHP ise bırakın tabanı bir fikir için ikna etmeyi, onları içi boş sloganlara sıkıştırmış bir siyaset anlayışına hapsetti.
Ve maalesef hâlâ “eski gömlek modadır” diye ısrar eden vintage bir vitrinle ilerlemeye çalışıyor.
Peki, CHP için gerçekten değişim zamanı gelmedi mi?
17.04.2025, Ece Sevim, ecesevim.com
