İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklanmasının ardından CHP’nin sokak çağrısıyla başlayan gösteriler, boykotlar, çeşitli öğrenci eylemleri bir süredir ülkenin en önemli gündemini işgal ediyor.
Bu gösterilerin oluş biçimi, eylemlerde kullanılan dil ve kimi semboller, Türkiye’nin yakın tarihinden hatırladığımız bazı önemli olaylarda da karşımıza çıkmıştı. Her yeni olayda hafızam; bu tarihi olaylar arasındaki bağı kuruyor, zaman geçtikçe bu rabıtayı izleyerek sürecin nasıl şekillendiğini takip ediyor.
Tarihsel olaylarda dikkatimi çeken bu benzerliklere değinmeden önce, zihinsel dünyamda bu düşünceyi şekillendiren bir konudan öncelikle bahsetmem gerektiğine inanıyorum.
Bugün yaşanan gelişmeler hakkında yazdığım yazılar karşısında, muhalif kesimden eylemleri destekleyen ve hukuki sürecin siyasi bir operasyon olduğunu savunan kimi okurlarımdan ve bu görüşü benimseyen yakın çevremdeki bazı CHP’li dostlarımdan hep aynı tepkiyi aldım:
“Onlar da yapmadı mı? Melih Gökçek’i neden yazmıyorsun?”
Bu tepkiyi önce oldukça şaşırtıcı bulmuştum. Yaptığım bireysel sohbetlerde, “Melih Gökçek hangi konularda soruşturma geçirdi, yargılandı? Neyini yazmadığımı düşünüyorsun?” diye sorduğumda herhangi bir dosya ya da belirli bir yolsuzluk temasından söz edemediler.
Çoğunlukla Bülent Arınç’ın söylediğini hatırlayamadıkları “parsel parsel” tabiriyle cevap verdiler. Kimileri de her dönem oldukça eleştirilen Ankara’nın dinazorlarından söz etti. Dinazorları hatırladık, hep birlikte ne kadar estetik yoksunu olduğunu konuştuk.
Dedim ki, “Evet, güldük eğlendik. Melih Gökçek hakkında şu anda bir soruşturma mı var? O soruşturmayı da mı yazmamı bekliyorsunuz?”
En yakın çevremde yaptığım bu konuşmayı öncelikle ciddiye almadım, güncel konuları yakından takip etmeye devam ettim. Sonra fark ettim ki, her yerde bir “Melih Gökçek neden konuşulmuyor” tepkisi yayılarak devam ediyor.
Burada bir hedef saptırma olduğunu düşünüyorum. Melih Gökçek kaç senedir Ankara’da belediye başkanı değil, bugün hakkında açılmış jet hızlı bir soruşturma da yok, bildiğim kadarıyla kendisi herhangi bir soruşturma kapsamında tutuklu da değil.
O hâlde nerden çıktı, İBB’deki yolsuzluk soruşturması ile ilgili kalem oynatan herkesin karşısına çıkan Melih Gökçek meselesi?
Öncelikle bu sorunun altında “canım herkes yolsuzluk yapıyor, onlardan kimseye bir şey olmuyorsa bizden kimseye de olmasın” gibi çarpık bir adalet duygusu yatıyor. Aslında bu bir gerileme itirafı; zirâ 90’lara kadar “Biz temiziz, onlar değil!” diyebilen bir kitlenin tüm moral üstünlüğünü terk ederek “onlar da bizim kadar kirli!” demesi büyük sorun.
Muhalif unsurların her şartta “moral üstünlüğe” sahip olması gerekir, çünkü muhalefet hukukun üstünlüğüne sarılmak yerine böylesi bir zihniyete kapılırsa, tüm denetim mekanizması ortadan kalkar ve toplum sonsuz bir “tencere dibin kara…” girdabına sürüklenebilir.
Ki Türkiye gibi hukuka güven endeksinin oldukça düşük olduğu ülkelerde bu duygu oldukça tehlikeli bir yola sebebiyet verir.
İkincisi, 23 sene boyunca yolsuzluk iddiasıyla soruşturulan / soruşturulmayan pek çok iktidar milletvekili, belediye başkanı varken muhalefetin aklına sadece Melih Gökçek’in gelmesinin politik bir nedeni olmalı.
Bu nedenlerden biri hem Gökçek’in muhalefetle her daim kavgalı olan yapısıyla “Ben buradayım” demeye devam ederek meydan okuması hem de “İslamcılar arasında yolsuzluğun simgesi” olarak toplumsal hafızalarında yer edinmesi sebebiyle muhalif grupların önüne bir nefret objesi hâline getirilerek, bilinçli olarak atılması yatıyor.
Madem okurlarım ve yakın çevrem Melih Gökçek okumak istiyor, o hâlde onların kalbini kırmayayım dedim. Ve şimdi sizleri biraz geçmişe götürmek istiyorum.

28 Şubat sürecine gidiyoruz
28 Şubat 1997’de MGK tarafından Erbakan hükümetine verilen muhtıra neticesinde “irtica” karşıtı siyasi, bürokratik ve toplumsal olaylar baş göstermişti.
Gazete arşivlerinde biraz gezdikten sonra dikkatimi çeken bazı olaylar, bugünle benzerlikler taşıyordu. Bunlardan biri Melih Gökçek’ti.
Gökçek hakkında sayısız soruşturma açılıyor, henüz üç yıllık yönetiminde büyük ihalelerde İslamcı vakıfları gözettiği yazılıp çiziliyordu.
Hakkındaki haberlerde, EGO otobüs biletlerine yüksek zamlar yaparken, kuran kursu, cami ve mescit ve ücretsiz öğrenci barındıran yurtlardan su ücreti almadığına vurgu yapılıyordu.
Haberlerin büyük çoğunluğu “bu yolsuzluk iddiaları soruşturuluyor” ama esas olarak şuraya bakın: “Bu adam irticacı ve kuran kurslarındaki çocukları besleyip büyütüyor” alt metninde ilerliyordu.

Bugün akıllara Gökçek gelmesi de büyük resmi çizen ressamların çerçevesini belirlerken hafızalarına aynı isimlerin ve olayların geldiği için bilinçli olarak Gökçek isminin kulaklara üflendiğini zannediyorum.
Bunun nereden çıktığını anlayabilmek ve daha detaylı analiz edebilmek için bugünkü gazetelerde, sosyal medyada insanlara bir söylem olarak “Gökçek’i niye konuşmuyorlar” sorusunu aşılayanların kimler olduğuna bakmak gerekir. O kadarına hevesim yoktu, onu da meraklı okurlarıma bırakıyorum.

Öğrenciler meselesi 28 Şubat öncesinde de sonrasında da oldukça ön planda tutulan bir konuydu. Eğitim sisteminde yapılması planlanan değişiklikler her gün gazetelerin manşetlerini süslüyor, liseli ve üniversiteli öğrenciler sokaklarda eylem yapıyor; sivil toplum kuruluşları hükümetten tutuklu öğrencilerin serbest bırakılmasını talep ediyordu.
Öğrenciler tutuklandıkça, onları içeriden çıkarmak talebiyle “Aydınlık için 1 dakika” eylemleri düzenleniyor, insanlar ışıklarını yakıp söndürüyordu.


Sendikalar, meslek örgütleri, toplumun büyük bir kesimi “irticanın karşısında” sokaklarda, caddelerde her an diken üzerinde bekleyen hükümetin istifa etmesini istiyordu.

Her sokakta yapılan eylem Atatürk adına yapılıyor, kitleler karşılarındaki grubu “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı” olarak konumlandırıyordu.

MGK arka arkaya toplanıyor; askerler 28 Şubat’ta aldığı kararların hayata geçirilmesi için Erbakan hükümetine yoğun bir baskı yapıyordu.
Bu baskıdan payını alan muhalefet liderleri, toplumdaki hareketliliği de görerek hükümetin istifası için Erbakan’a yükleniyordu.

Gazeteler her gün manşetlerine Çankaya’dan, İstanbul’dan cübbeli sarıklı insanların fotoğrafını koyuyor, kitlelere “bakın şeriat geliyor” mesajları vererek MGK’nın başlattığı kıvılcımı daha da hareketlendiriyordu.

Ekonomi sayfalarında “İslamcı sermaye” manşetleri atılıyor, gazeteler sahte Genelkurmay raporu düzenleyerek İslamcı olduğunu söyledikleri Ülker gibi firmaların boykot edilmesini istiyor, bu listeler çeşitli firmalara faks çekilerek, onlarla iş yapılmaması isteniyordu.


Tüm bu süreç neticesinde REFAH-YOL hükümeti dağılıyor; 28 Şubat muhtırası, egemen anlatıya göre, başarılı bir postmodern darbe girişimi olarak tarihteki yerini alıyordu.
Erbakan’ın yıldızının söndürülmesiyle ve toplumda kamplaşmanın daha da keskinleştirilmesiyle başlayan yeni dönem ise Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasaklı olarak önünün kesilmesine ilerleyen bir aşamayı beraberinde getiriyordu.
Ancak toplumdaki bu ayrışmanın farkında olan CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal, örgütsüz toplumun kamplaştırılmasının gizli amacını anlıyor; bunu engellemek için tarihi bir adım atıyordu.

CHP Lideri Baykal, Erdoğan’ın siyasi sahnede olabilmesi için, yıllarca irtica manşetleri ile oyalanan CHP tabanını karşısına almayı göze alarak yasal düzenleme için ön açıyor; demokrasiden yana tavır alabilmek adına, belki de farkında olmadan Erdoğan’lı yılları başlatacak adımı büyük bir kararlılıkla gerçekleştiriyordu.
Erdoğan’lı yıllar ve Cumhuriyet mitingleri
2002’de “muhtar bile olamaz” manşetlerinin arasından yükselerek çıkan genç Erdoğan’ın hükümeti de tıpkı Erbakan gibi benzer baskılara maruz kalıyor, resepsiyonlara davet edilmiyor; 28 Şubat’tan devralınan bürokrasi, İslamcılardan toplumu yine MGK’nın kurtaracağına inanıyordu.
28 Şubat’ta kazanılan hükümet 2002’de kaybedilmişti. Bunun rövanşı alınabilmek için gruplar harekete geçiyordu. Gazetelerde yeniden “şeriat geliyor” manşetleri vites yükseltilerek atılıyor, her akşam haber bültenleri Encümen-i Dâniş’i toplayan emekli askerlerin toplandığı daireye girişlerini ekranlarda yayımlıyordu.
Yeniden Melih Gökçek simgesi toplumun önüne koyuluyor, bu manşetleri atanlar tarafından düellolara davet ediliyor, bu düellolar da muhalefette bir dönüşüme kapı aralayarak yeni siyasilerin parlamasına meydan tanıyordu.
Bu süreçte de Cumhuriyet mitingleri başlıyor, mitinglerde yine “Atatürk ve Cumhuriyet” temaları işleniyor, sahibi AKP’li olan firmalara boykotlar düzenleniyor, safiyane ve temiz duygularla adil ve çağdaş bir Türkiye isteyen muhaliflerin toplandığı meydanların içine sızılarak “ordu göreve” pankartları açılıyordu.
AKP’nin karşısına 367 engeli çıktığı zaman, düzenlenen Cumhuriyet mitinginde bugün CHP’nin genel başkanı olacak olan Manisa’nın genç Eczacılar Odası Başkanı Özgür Özel’in de bir konuşma yapması bekleniyordu.

Mitinglerin ardından başlayan Ergenekon davaları neticesinde meydanlar Silivri’ye akın ediyor, CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal, partisi tarafından davalara sahip çıkmamakla eleştiriliyordu.
Baykal her ne kadar “Ben bu davanın avukatıyım” açıklamasını yapsa da elinden geldiğince baskılara direniyor, bu davalarda tutuklanan kimseye parti örgütlerinde yer vermiyordu. Tutuklanan isimlere yakın olan kişileri CHP’ye üye dahi yapmıyordu.
Nereden biliyorsun diyeceksiniz, ben de o mitinglere 18 yaşında katılan bir genç olduğum için Baykal beni de partiye üye kabul etmiyordu, oradan biliyorum.

Erdoğan, milyonlarca insanın meydanlara dolduğu mitinglere rağmen Ergenekon yargılamaları sürerken “Ben bu davanın savcısıyım” diyerek yargılamalara sahip çıkıyor, 28 Şubat’ın gölgelediği Susurluk’un karanlığını hatırlatıyordu.
Ve gün geliyor, Erdoğan döneminde, 28 Şubat kararlarını alan askerlerin de yargılanmasına başlanıyor; MGK kararlarına imza atan paşalar bir bir ceza alıyordu.
Ve onları affeden ise yine Erdoğan oluyordu.
19 Mart’ın gizlediği karanlık
“Melih Gökçek’i neden yazmıyorsun” dediler, olay nerelere geldi…
Bugünkü sokak eylemlerinde kullanılan dilin 28 Şubat sürecinde ve Cumhuriyet mitinglerinde kullanılan dilin devamı olması, her dönemde lise ve üniversite öğrencilerinin alanlara sürüklenmesi, aydınlık için 1 dakika eylemlerinin her dönemde öne çıkması, üç dönemde de aynı firmaların boykot edilmesi ve nefret objesi olarak Melih Gökçek’in ön plana konulması gibi birbirine benzeyen tarihsel çağrışımlar aslında hepimize aynı gerçeği fısıldıyor.
28 Şubat’ta sokaklar Susurluk’un, toplumun müthiş hızla fakirleşmesinin, batan bankaların, değişen küresel oyun alanının, Soğuk Savaş sonrası başlayan yeni dünya düzeninin konuşulmasının önüne geçmişti.

Toplumun en iyi eğitimli, en fazla dünyayı takip eden kesimi, sakin kalıp, değişen dünyayı analiz edip, zamanın ruhuna uygun kurumsal değişimler üzerine odaklanması gerekirken tüm enerjileri “belli grupların attığı manşetler” üzerinden sokaklarda heba edildi.
O günlerde meydanları dolduran samimi insanların hiçbir isteği gerçekleşmedi. Fakat o meydanları “tek seçenek olarak sunan” ve toplumu sokak sokak gezdiren odakların temsilcileri bugüne kadar gayet refah içerisinde hayatlarını sürdürdüler. O gün de köşe başlarında oturuyorlardı bugün de.
O halde benim gibi tüm bu süreçlerde Cumhuriyet mitinglerinde olan, tüm boykotlara katılan, “bizden” dediğimiz her kim hapse düşerse yanında yer alan tüm Cumhuriyetçilere şunu sormam gerekiyor:
O günlerde pek çok önemli konu eylemin, protestonun heyecanı içinde unutturulup gitti! Pek çok gerçek gizlendi.
28 Şubat’ta sokaklar Susurluk’un konuşulmasının önüne geçmişti.
Peki, 19 Mart’tan beri sokaklar hangi karanlığı gizliyor?
Kimler değişen dünyayı ve yükselen riskleri konuşmak yerine sadece “bir kişi / bakış” üzerinden kitlelerin enerjisini sokakta yok ediyor?
15.04.2025, Ece Sevim, ecesevim.com
