“Reis’in Yolu: Atlantik” yazımın üzerinden dört yıl geçti. Yazımda, Türkiye’nin bir dönem Avrasya’ya yönelişini; Yenikapı sonrasında kurulan yeni ittifakları, Çin ve Rusya ile yapılan ticaret anlaşmalarını, S-400 alımını ve bunun F-35 programından çıkarılmaya uzanan süreçlerini analiz etmiş, tüm bu gelişmelerin etkisi sürerken, NATO ve ABD ile gerilen ilişkileri onarmak için AK Parti kurmaylarının çabasını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yüzünü yeniden Atlantik eksenine dönüşünü anlatmıştım.
Günün tablosu, başlangıçtaki öngörülerimi doğruluyor. Kararlılıkla, adım adım yürütülen süreç sayesinde ABD ile Türkiye arasındaki en sert düğümler çözüldü, o devasa buz dağı arkamızda kaldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım suçunu belgeleriyle dünyaya ilan ettiği tarihi BM konuşmasının ardından, İslam dünyasının önde gelen isimlerinin buluştuğu zirvede ABD Başkanı Donald Trump’ın Erdoğan’la yan yana oturması, tüm dünyaya Türkiye’siz bir masa kurulamayacağını gösterdiği gibi, Erdoğan’ın rotasının Atlantik olduğuna dair de güçlü bir mesaj verdi.

ABD ile nükleer enerji işbirliği ve Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ihtimalinin artık birinci ağızlardan dile getirilmesi, ilişkilerin seyrinde önemli bir eşik oldu. Bununla birlikte asıl mesele, Türkiye’nin yeniden F-35 programına dahil edilmesi olacak. ABD Başkanı bu konuda da ılımlı bir tavır sergileyerek sürece olumlu yaklaştığını ortaya koydu ancak daha yolumuz var.
İbrahim Kalın’ın yükselen yıldızı
Kalın, uzun süredir F-35 sürecini yakından takip ettiği gibi, bu konuda Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert C. O’Brien ile de detaylı çalışmalar yürütmüştü. Teknik açıdan bakıldığında, iki ülke de programa dönüş için hazır durumda, yalnızca alınan kararların eyleme dökülmesi kaldı.

İlişkilerin bu denli iyi bir noktaya varmasının arka planındaki en önemli aktör olan MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın, bu sürecin kutup yıldızı olduğunu belirtmek gerekir. Erdoğan, iki sözcü ile dünyaya hitap ettiği dönemde, denge siyaseti yürütürken, Rusya’ya yönelik mesajları olduğunda bunu Fahrettin Altun aracılığıyla, ABD’ye yönelik mesajları olduğunda ise İbrahim Kalın aracılığıyla ifade ederdi. Bu nedenle Atlantik yolculuğunda Altun’un pasif bir görev alırken Kalın’ın ışığının parlamasında entelektüel zenginliğinin ve kişisel kabiliyetlerinin yanında temsil ettiği vizyonun yükselmesinin de öneminin büyük olduğunu söyleyebiliriz.
Bu sistematik düşünceye tutunulduğunda, Erdoğan’ın son yıllarda istikrarlı biçimde Atlantik ekseninde ilerlediğini hesaba katarak, Bahçeli’nin Türkiye’nin yüzünü yeniden Rusya ve Çin’e çevirmeye çağıran keskin uyarılarının ve Hakan Fidan’ın “ABD motor vermezse alternatif ararız” sözlerinin, Cumhurbaşkanı nezdinde neden karşılık bulmadığı daha iyi anlaşılabilir.

Aslında benzer bir durum yaz aylarında da yaşanmıştı. Hakan Fidan, gazeteci Ferhat Ünlü’nün sorularını yanıtlarken BRICS’in Türkiye tarafından önemle değerlendirildiğini, birlik içinde Rusya ve Çin’in yer alması sebebiyle Türkiye için alternatif olabileceğini dile getirmişti.
Erdoğan ise Fidan’ın bu açıklamasından tam iki gün sonra “AB’ye üyelik stratejik hedefimizdir” diyerek, Dışişleri Bakanı’nın alternatif arayışlarına yönelik yaptığı açıklamaya örtülü bir tashih getirmiş, tam hedef olarak AB’yi işaret etmişti.
Fidan, Erdoğan’ın ortaya koyduğu yeni dönemin argümanlarını kendi vizyonuyla sentezleyebilirse, dış politikadaki tecrübesinden güç alarak yeni dönemin yönünü belirleyen aktörlerden biri hâline gelebilir. Ancak tekzip makâmına düşmekte ısrar ederse, yükselen yıldızının eski dönemin aktörlerinin gölgesinde solması da uzak bir ihtimal değil.
Erdoğan’ın yeni ittifak arayışları
Dört sene önceki yazımda, MHP’nin Atlantik gemisine binmeyeceğini ve bu yolda ilerlendiği takdirde Erdoğan’ın yeni ittifak arayışları içinde olacağını öngörmüştüm.

Meclis açılış resepsiyonunda yeni süreci iyi okuyan pek çok muhalefet partisi ve temsilcileri, Erdoğan’la yakınlık kurma arzusuyla hareket ederek, iktidar getirecek ittifaklara açık olduklarını ortaya koydu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanı konuşma yapacağı için “boykot” kararı alan CHP yönetimini ise, -neredeyse her adımlarında asırlık partiyi marjinal duruma düşürdükleri için- yeni sürecin ittifak arayışlarını hesaba katarken bu denklemin dışında tutmak ve ne yazık ki varlıklarını küçük marjinal partilerle birlikte ele almak gerekiyor.
Ak Parti, MHP ile ittifak siyasi düzlemde varlığını sürdürse de bu birliktelik, yüksek bürokraside, emniyette ve yargıdaki ayrılıklarla yeni bir şekle bürünüyor. MHP’nin entelijansiyasının kaleminden çıkan önemli yazılarda “yeni bir paralel yapı” vurgusu yapılıyor ve “eskiyi korumaya yönelik” uyarılarla AK Parti, zımnî bir lisânla ahde vefâya davet ediliyor.
Ben genel kanının aksine, MHP’nin en büyük gücünü aldığı güvenlik bürokrasisindeki varlığının bu süreçle birlikte etkinliğinin azalabileceğini ve “Terörsüz Türkiye” başarıya ulaşsa bile bu sürecin MHP’nin etkinliği konusunda uğrayabileceği akametin önüne geçemeyeceğini öngörüyorum.
Basına yansıyan açıklamalar, “Terörsüz Türkiye” meselesinde devlet mekanizmasındaki etkin aktörlerin de farklı tavırlar aldığını gösteriyor. Örneğin İbrahim Kalın, muhalefet partilerini sürece dahil etmek için tek tek ziyaret ederken, Hakan Fidan sürece yönelik daha isteksiz, hatta “temkinli” açıklamalar yapıyor. Bu da Türkiye’de siyasetin alt katmanlarda ne kadar da değişken olabileceği gerçeğini önümüze koyuyor.
Avrasya yöneliminde MHP ile aynı çizgiye düşen Fidan, “Terörsüz Türkiye”de MHP’den uzaklaşırken, Atlantik yolculuğunun kutup yıldızı olan Kalın, aynı süreçte MHP ile benzer çizgide yol alabiliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise sahnenin kenarında sessizce izleyen kişi gibi görünse de, aslında onun perdenin arkasında satranç tahtasını kuran aktör olduğunu tahmin etmek güç değil. Son hamleyi yapacağı zamanı beklerken yeni dönemin kavramlarını ve meşru aktörlerini bizzat tasarlıyor.
Soğuk Savaş terminolojisi geride kaldı
Beş sene önce kaleme aldığım “Devletin Yeni Sahibi: Bahçeli” yazımda, Ak Parti’nin inşâ etmekte güçlük çektiği egemen söylemi MHP’den ürettiğini ve o dönemin tüm ideolojik söyleminin, İslam – Türk sentezinden Türk – İslam sentezine doğru dönüştürüldüğünü analiz etmiştim.
1980’li yılların öncesinin Soğuk Savaş terminolojisine geri dönüleceğini öngörmüş ve bu sürecin Türkiye’nin Suriye eksenindeki dış politikası için mesnet oluşturacağını söylemiştim. Gerçekten de öyle oldu ve hem Erdoğan hem de Bahçeli tüm egemen söylemlerini bu eksende teşkîl ettiler ve başarılı da oldular.

Ben Erdoğan’ın kavramsal anlatısını analiz edebilmek için her Malazgirt yıldönümünde yaptığı açıklamalarını yakından takip ederim. Erdoğan, Malazgirt’i kimi zaman Alparslan’la, kimi zaman Türklükle, kimi zaman İslam’la kimi zaman hepsini harmanlayarak anar ve her açıklaması içinde bulunduğu zamanın ruhuna uygun kavramlarla şekillenir.
Erdoğan yeni dönemde ise Müslüman ülkelerin liderliği imajına uygun bir şekilde, en eski köklerine sarılarak İslamcı söylemleri ön plana çıkardığı gibi Atatürk üzerinden de bir anlatı inşâ ediyor.
Erdoğan bu yeni egemen söyleminde, AK Parti içinde Kadir Mısıroğlu ekolünden gelen isimlerin sessizce yönelttikleri “Kemalizm eleştirisi” dışında bir tepkiyle karşılaşmadığı gibi, Meclis’in kuruluşunda Atatürk’ün kaleme aldığı metni paylaşmasıyla da İslamcı terminolojiyi yeni anlatısına mesnet yaparak oldukça güçlü temellerle ilerlediğini gösteriyor.
Bu yolla da Atatürk’ü 28 Şubat’ın yöneticisi olan “vesayeti üreten klik”in “elinden alarak” yeni egemen söylemini kurucu felsefeye dayandırıyor.
Erdoğan’ın vesayeti üreten klikle savaşının son perdesi: Susurluk
Erdoğan’ın 28 Şubat’tan beri karşısında bulduğu “vesayeti üreten klik”le yürüttüğü savaşın son aşamasında, bu kez herhangi bir yapıdan, güçten ya da partiden yardım almadan ve müstakil bir şekilde inşâ ettiği yeni kavramlar, önceki dönemde ihtiyaç duyduğu 80 öncesinin Soğuk Savaş terminolojisine ait yapıların da dışlanması gerekliliğini doğuruyor.
Bu eski terminolojiyi üreten isimler ise, aslında bugün devletin çeşitli kademelerinde varlıklarını hâlâ sürdürüyorlar. Bu nedenle İBB soruşturması ile arı kovanına elini sokmaktan çekinmeyen Erdoğan, karşısında sadece yolsuzluğa bulaşmış bir yerel organizasyonun değil, aslında 60’larda babaları zengin edilen ve 80’lerden sonra mâli ve idari olarak da palazlanan kliğin unsurlarını bulacağını iyi biliyor ve bu bilinçle hareket ediyor.
Erdoğan, bu nedenle hem kendi partisinden güçlü siyasileri hem de her türlü ittifak unsurlarını arkasına alan isimleri tam karşısına konumlandırmayı göze alarak, iş dünyasında Susurluk burjuvasine yönelik operasyonlar yapılmasında siyasi bir irade ortaya koyuyor ve yargının bağımsız çalışabilmesi adına ontolojik bir duruş sergiliyor.
Gerek savunma sanayii üzerinden yürütülen operasyonlarda gerek medyada kara para aklama üzerinden yürütülen operasyonlarda adı geçen kişilere ve ailelerine göz atıldığında, bu isimlerin ve ailelerinin dönemin Susurluk raporlarında geçtiğini görüyoruz.

Susurluk’un aydınlatılması için rapor yazan Sönmez Köksal’ın ismini yıllar sonra ilk kez yayımladığı bir kitap vesilesiyle duymamız, TMSF’nin el koyduğu firmaların o yıllardaki raporlarda yer alması gibi gelişmeler bize, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zamanında Mesut Yılmaz’ın tek bir adım dahi atamadığı karanlık ilişkiler ağını çözmeden “vesayeti üreten klikle” savaşının bitmeyeceğini bildiğini işaret ediyor.
Bu soruşturmaların nereye doğru ilerleyeceğine göz atmak isteyen meraklı okurlar, tozlu raflardan indirecekleri herhangi bir Susurluk kitabına göz atabilir.
Zirâ şimdi bu operasyonlarda yargılananlar, daha öncesinde Susurluk raporlarının yer aldığı sitelere erişim engeli getirtmişlerdi.
Ece Sevim, 07.10.2025, ecesevim.com




Ece kardeşim seni yürekten kutluyorum selamlar Mehmet akoğuz