Türk demokrasi tarihinde, özellikle yakın dönemde, Türkiye neredeyse her on senede bir yeni müesses nizâm inşâ ederek makas değişikliğine gider. İlk beş yıl bu yeni düzenin altyapısını hazırlamakla, ikinci beş yıl ise o düzenin meşruiyetini pekiştiren hegemonik söylemleri kullanarak bir sonrakinin hazırlığını yapmakla geçer.
Bu makas değişiklikleri rastgele değil, yelken literatüründen örnek vermek gerekirse “kontranın” durumuna uygun olarak, dış politikanın sath-ı mahâlinde belirlenir. Bu teorimi yakın dönemle sınırlamamın öncelikli nedenini Türkiye’nin 60’lı yıllardan milenyuma gelene dek geçen zaman diliminde dış politikasında keskin yön değişikliklerine gitmemesiyle açıklayabilirim.
Kırk senedir aynı rayda ilerleyen Türk dış politikası, iç politikada da hatları keskinleştirmiş; bürokrasi, siyaset, ekonomi, savunma, medya ve kültür gibi alanlarda mevcut düzene uygun bir şekilde akredite ve çoğunlukla aynı isimler tarafından köşeler tutulmuştu. Ve o havuzda Erbakan’a ya da öğrencilerine yer yoktu.
“Eski Türkiye” olarak kavramsallaştırılan bu dönemin etkileri, AK Parti iktidarının ilk yıllarında da beklendiği gibi derinden hissedilmişti. 28 Şubat’ın karanlık gölgesi hâlâ siyasî zemînin üzerindeydi.
Kamu düzeninin hâlefindeki irticâ manşetleri, siyasi yasaklar ve parti kapatma davaları arasından sıyrılan o “muhtar bile olamaz” dedikleri Kasımpaşalı genç, Tarlabaşı’nın ayakdeğmez kaldırımlarını arşınlamış, herkesi kazanacağına inandırmış ve meydanların Başbakan’ı olmuştu.
Bu genç Başbakan, ilk iki dönem yürüttüğü görevi sırasında kendini, kırk yıldır kemikleşerek devam eden askerî sâyenin, bürokratik duvarın ve tekelleşmiş medyanın tüm engellemeleriyle karşı karşıya buldu.
AK Parti kapatma davaları, e-muhtıra, Cumhuriyet mitingleri derken Erdoğan, bu engellemelerin adını koydu ve Türkiye’nin siyasî literatürüne “vesâyet” kavramını kazandırdı.
Bu yazımda o Kasımpaşalı gencin, 23 senelik iktidarında verdiği vesâyet savaşını ve bugün geldiği aşamayı, toplumsal ve siyasî olaylar üzerinden analiz etme niyetindeyim.
Klik ilk darbesini 2002’de aldı
Erdoğan’ın savaştığı “vesâyet”, aslında altmış beş senedir Türkiye’nin en etkili ve salâhiyetli kurumlarında kök salan “klik” tarafından sistemli bir şekilde üretiliyordu. İlk darbesini 2002’de, kurtulmak istedikleri Erbakan’ın öğrencisinin ve arkadaşlarının kurduğu partinin iktidara gelmesiyle aldı. Ve karşı savaşını, operatif seviyede çeşitli değişikliklere giderek günümüze kadar devam ettirdi.
AK Parti iktidarının ikinci döneminde, Erdoğan’ın en büyük tehdit olarak gördüğü kliğin askerî kanadına yönelik büyük bir rotasyon hazırlığı başladı. Çetelerle ve uluslararası örgütlerin mafios uzantıları üzerinden yürütülen vesâyet savaşında iki taraf da galip gelemedi. Ancak bu durum birkaç önemli gelişmeye sebep oldu.
Öncelikle 2013’te aynı menzile yürünen gruplarla yollar ayrıldı, bir sene sonra da bu yol ayrımının etkilerinden az hasarla kurtulabilmek ve uluslararası uzantılarının tehdidini berhevâ edebilmek maksadıyla önemli bir hamle yapıldı ve “vesâyet”i üreten kliklerin kadroları ile yeniden temasa geçildi.
Erdoğan bu hamleden hoşnut olmasa da taktik açıdan bu tavrı stratejisi için verimli buluyor, yine de temkinli ve ağır kanlı hareket ediyordu. Derken “vesâyet”i üreten klik, bu durumu büyük bir fırsata çeviriyor ve ilk büyük makas değişikliğini hızlandırmak için 2015’te Rus uçağını düşürerek kendini arabulucu olarak sunuyordu.
Türkiye, bu temasla daha önce hiç tanımadığı Avrasya gemisine erken binmeye zorlanmıştı ama bu yolculuk zarûriydi. Erdoğan yolcuları belirledi ve 2015’teki ilk makas değişikliğinin zemini üstünde 2016 karşılandı. Böylelikle gemideki mürettebat değiştirildi.
Böylelikle diyorum, çünkü Erdoğan 2016’ya kadar mürettebatı değiştirmekte oldukça güçlük çekiyordu. Bir Danıştay üyesini görevden almak istese CHP’li vekiller Meclis kürsüsüne kendini zincirliyordu. Bir bürokratı emekli etmek istese hiç beklenmedik yerden bir tepki geliyordu.
OHAL yetkileriyle bu değişiklikleri, hukuki açıdan tartışmaların yükseldiği bir ortamda, KHK’lar aracılığıyla gerçekleştirebildi. Erdoğan artık sembolik bir Cumhurbaşkanı olarak bunları yapamayacağını biliyordu; rejim değişikliği kapıdaydı. Yeni rejim, Erdoğan’a o yetkilerin biraz daha daraltılmış ama daha fazla özgürlük alanı açan bir değişikliği beraberinde getirmeliydi. Bu yeni hükümet sistemi, kliğin koalisyon vesâyetini de bitirmeliydi. Kısmen öyle de oldu. O günden koalisyon vesâyetinin yerini ittifaklar sistemiyle rakamların vesâyetine bırakacağı yaşamadan öngörülemezdi.
Erdoğan, yine de rejimin yetki alanına güvenerek ihtiyaç duyduğu hamleleri yapıyor ancak Avrasya yolculuğunda imtinâyı elden bırakmıyordu. Yakın dostu Trump da ABD’de zor bir dönemden geçiyor, Türkiye’ye F-35’lerin satılması protokolünden vazgeçiliyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın, ABD ile yakın temaslarını sürdürerek, Türkiye savunmasını Kongre’nin gündemine aldırabiliyordu. Yine de yeterli değildi. Diğer yandan Rusya’dan S-400’ler satın alınıyor, NATO’nun en büyük ikinci askerî, birinci mânevî gücü olan Türkiye, dünya tarihine birbirine karşıt silah ve savunma sistemlerini aynı anda elinde tutan ülke olarak geçiyor, Erdoğan dış politikada oldukça ilginç bir denge politikası güdüyordu.
Bu geçen süre zarfında ikinci makas değişikliğinin ilk hazırlıkları da aynı meşruîyet zemininde yapılmaya başlanmıştı. 2021’de euronews için kaleme aldığım “Reisin yolu Atlantik” yazımda bu durumun işaretlerine dikkat çekmiş ve Erdoğan’ın birçok hamlesinin yeni rotayı nasıl işaret ettiğini anlatmıştım.

Aradan dört sene geçti ve ikinci makas değişikliğinin gerçekleşeceği tarihlere adım adım yaklaştık. Açık kaynaklardan yaptığım kapalı siyaset okuması bizlere diyor ki, bugün hem vesâyeti üreten klik hem de 28 Şubat’tan beri kliğin hedefi olan Erdoğan olası yeni bir savaş için hazırlıklarını dikkat ve itinâ ile sürdürüyor.
Erdoğan hazırlıklarını dikkat ve imtinâ ile sürdürüyordu, çünkü bu kliğin pek çok faili meçhul cinayette, toplumsal yaralar açan derin olaylarda imzası olduğunu biliyordu. Klik de Erdoğan gibi strateji değişikliğine gitmiş ve kurumlarda olduğu kadar siyasî partilerde de kadrolarını güçlendirmişti.
Klik önce CHP’yi dizayn etti
Bir iktidarın meşrû olabilmesi için muhalefetin de meşrû olması, radikalleşmemesi ve marjinalleşmemesi gerekir. Kliğin tüm engelleriyle, 2002’de seçilmesine rağmen Başbakan olamayan Erdoğan’ın önünü açan kurum olan dönemin CHP’si, meşrû bir siyasî partiydi.
CHP’nin lideri Deniz Baykal’ın özverili tavrıyla demokrasiye büyük bir güç verilmiş ve Baykal, kapalı siyaseti okuyamayan pek çok parti üyesi tarafından da yıllar boyunca eleştiri oklarının hedefi olmayı göze almıştı. Bugün Deniz Baykal’ı okuyamayan aynı kitle, kızı Aslı Baykal’ın da neden böyle bir çizgide yol aldığını anlayamayacaktı.
Tam da bu nedenle, öncelikle, Türkiye’nin “sigorta kutusu” olarak tanımlanan CHP’nin vesâyet karşısındaki tavrı değiştirilmeli ve meşrûiyetini kaybetmesi sağlanmalıydı. Klik, Erdoğan’ı Başbakan yapan Deniz Baykal’ı kirli bir kumpasla istifaya zorlamış, partinin yayın organını ele geçirerek partililere nefret söylemleri aşılamış, sonrasında da Kılıçdaroğlu’ndan kurtulmuştu.

Kliğin en büyük yarasını aldığı 19 Mart’tan sonra CHP’nin bugün geldiği noktada, sivil siyasetten uzaklaşarak sokaklarda radikal dili üreten bir partiye dönüştüğü ve meşrûiyet üretmeyen bir pozisyonu benimsediği çok uzaktan bile gözlenebiliyor. Yani kliğin başarısız olduğunu da söyleyemeyiz.
Sizlerin açık siyaset okumasından bakarak dahi “Erdoğan karşıtlığı” diye okuyabileceğiniz mesele, arka planda aslında sadece vesâyeti üreten kliğin hayatta kalma mücadelesinden ibaretti. Zirâ Erdoğan, ilk kırılmanın ikinci yarısında kliğe verilen tavizleri yavaş yavaş geri alıyor, yeniden kurumsallaşmaya başladıkları her kurumdan topladığı mürettebatı bir bir limanlara geri gönderiyordu.
Kliğin AK Parti’deki uzantıları
Vesâyeti üreten klik, tüm siyasî partilerde kümelenmişti. Klik, CHP’de olduğu gibi AK Parti içinde de filizlenmeye başlıyordu. Hem Bakanlık ihalelerini kendi kadrolarına aldırıyor hem de CHP’ye geçen yerel yönetimler üzerinden finansman gücünü artırıyordu.
Bunun bilincinde olan Erdoğan’ın 2017’de Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda kurduğu “AK Parti’yi asla hiziplerin, kliklerin, ekiplerin, dava yerine kendi ajandaları için çalışanların partisi hâline getirmedik, getirmeyeceğiz” cümlesinin arka planında “Ne yaptığınızı, kim olduğunuzu biliyorum ve buna izin vermeyeceğim” mesajı vardı.
Erdoğan, son kalesini kurtarmak için altmış beş senedir devrilmeyen klikle savaşını vites yükselterek ilerleteceğinin mesajını yedi ay önce vermişti. Akın Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak İstanbul’a atanması ve atanır atanmaz bir dizi medya organını ziyaret etmesi önemli bir soruşturmanın habercisiydi.
Ve 19 Mart geldiğinde düğmeye basıldı. Kliğin en önemli finansman kaynaklarından olan yerel yönetimler üzerinden yürütülen operasyon dalga dalga büyümeye başladı.
Fakat Erdoğan, son kale savunulurken partisinden neredeyse kimseyi yanında bulamadı. Televizyonda birkaç gazeteci ve milletvekilinden başka bu savaşta kimse yanında değildi. Sokakların sakin tutulabilmesi için her ne kadar Ocak’tan itibaren kliğin provokasyon yaratabilecek olası unsurlarına karşı kamu düzenini sağlamak amacıyla önleyici hamleler yapılsa da sokaklar CHP tarafından radikalize edilmiş, kliğin uzun zamandır yatırım yaptığı isim partinin tek ve en önemli gündemi hâline getirilmişti.
Kliğin hem İBB hem de Bakanlıklar üzerinden ihâleler alan ve Erdoğan ile poz vererek meşrûiyet devşiren iş dünyası kanadı, ittifak unsurları ile birlikte operasyondan duydukları rahatsızlıkları seslerinin yankılandığı her koridora fısıldamaya başlamıştı.
Tam da o günlerde Erdoğan grup toplantısında kürsüye çıktı ve “Hırsızlığın, yolsuzluğun, rüşvetin, sahtekarlığın partisi, kimliği olmaz. İster İstanbul’da ister başka yerde olsun ortada bir deli dumrul düzeni varsa yargıdan buna göz yummasını kimse bekleyemez. Her kim haramilik yapıyorsa, kimliğine bakmadan hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde hesap sorulmasını sağlamak boynumuzun borcudur.” dedi.
Bu konuşma da 2017’de kurduğu “AK Parti’yi asla kliklerin partisi hâline getirmeyeceğiz” konuşmasıyla aynı mesajı taşıyordu ve Başsavcılığın önünü açarak, ona siyasî bir saik düşünmeden hareket imkânı sağlıyordu.
Erdoğan vesâyeti üreten klikle savaşında ivmesini artırmış; elini soktuğu arı kovanını ağaçtan sökmeden durmayacağını ilân etmişti. Aslanı yaralı bırakmak niyetinde değildi.
CHP Lideri’nin can güvenliği Erdoğan’a emanet
CHP’nin kliğin etkisinden kurtulması ve yeniden meşrû bir zemine oturması elzemdi. CHP’nin mevcut lideri Özgür Özel’in de klik karşısında yaşadığı can güvenliği tehdidi ortadaydı.
Erdoğan’ın Özel’in yüksek perdeden kendi hakkında kurduğu cümlelerine karşın yine de normalleşme çağrısı yapması, tam da bu nedenle önemliydi. CHP’yi meşrûlaştırmak için çağrı yapmak ve Özel’in can güvenliğini sağlamak, klikle savaşın önemli bir sac ayağıydı ama dış politika da aynı derecede mühimdi.
Yeni müesses nizâmın inşâsında artık iki kutup arasında seçim yapmak zorunda olmadığını bilen Erdoğan, yeni yetkilerden aldığı güçle manevra kabiliyetini artırmış, daha önce neler başarabildiğini gördüğü İbrahim Kalın’ı MİT’in başına getirmiş; Rusya ile Ukrayna’yı aynı anda masaya oturtabilecek ve Suriye’de üstünlük kurabilecek müstâkil bir rota belirlemişti.
Türkiye’nin bu yeni pozisyonunun kuru gürültü olup olmadığını test eden dünya güçleri, meseleye Hindistan – Pakistan vekâlet savaşı üzerinden bakmış; Türkiye’nin Pakistan’a sunduğu savunma araçları ile Hindistan üstünde kurduğu üstünlük neticesinde Trump hızlıca harekete geçerek ateşkesi devreye sokmuştu.
Türkiye, dış politikada hiç olmadığı kadar güçlenmiş ve klik, Erdoğan karşısında uluslararası arenada yalnızlaştırılmıştı.
Erdoğan’ın klikle savaşı ne durumda?
Erdoğan’ın vesâyeti üreten kliğe karşı yürüttüğü savaşı birkaç pencereden okumak gerekir. Öncelikle uluslararası zemînde bir güç hâline gelerek caydırıcılığını inşâ etti. Sonra belediyelerdeki yolsuzluk operasyonun yargı bağımsızlığıyla ilerlemesinin önünü açarak, kliğin iş dünyasındaki kadrolarının finansman ayağına darbe vurdu. Bu operasyonlar ile hem yerel yönetimlerin kurumsal yapılarının kamuya doğru ilerlemesi maksadıyla bir tartışma açtı hem de kliğin siyaseti dizayn ederken kurduğu düzenin sarsılmasına neden oldu.
Yine de kurumlarda vâdesi dolan müesses nizâmın temsilcileri bulunmaktaydı. Çok yol alınmıştı ama hâlâ yürünecek bir o kadar daha mesafe vardı.
Erdoğan’ın teğmen ve albayların disiplinsizlik hâlinde ordudan ihrâcına yönelik istediği yetkinin ikinci kez gündeme getirilmesini de aynı mücadelenin devamı olarak okuyorum.
HSK seçimlerinde Hakan Yüksel gibi pek çok önemli karara imza atmış titiz bir hukukçunun ipi göğüslemesinin de bu mücadelenin hukuki kanadının güçlü olması adına düşünülmüş önemli bir hamle olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’yi demokrasi ve bağımsızlık yolundan uzakta tutmak isteyen ve vesâyeti üreten kliğin bugüne kadar muhtıralar, darbeler, borsa manipülasyonları, mafios yapılar ve çeteler üzerinden yürüttüğü illegal eylemler, beslediği manipülatif kalemlerle yürüttüğü toplumsal mühendislik çalışmaları, uluslararası siyasette gündemi Türkiye aleyhine bozabilecek her partideki kadrolarının yürüttüğü politik hamleleri, Başbakanın seçtirilmemesi, kamu düzeninin bozulması ve siyasî cinayetler gibi saldırılarının en büyük hedefi Erdoğan’ın güçten düşürülerek yenilmesi ve kliğin özgürce hareket edebilmesiydi.
Kliğin bu hedef doğrultusunda attığı adımlar bugüne kadar hiçbir zaman hakkaniyetle ve bütün üzerinden ele alınarak konuşulamadı, en fazla küçük bir parçasından tutularak anlaşılmaya çalışıldı.
Ancak, mesele görünenden çok daha fazlaydı.
Erdoğan’ın vesâyeti üreten kliği tanıdığını ve klikle savaştığını biliyorum.
Meseleye siyaset üstü, yüksek frekanstan bakarak, makas değişikliği yakın diyorum.
Çok yakın.
Ece Sevim, 22 Mayıs 2025, ecesevim.com
