Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklanması ve hakkında açılan terör soruşturmasının devam etmesi, Türkiye siyasetinde yeni bir gerilim eksenini gündeme taşımış durumda.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, şu anda görevini vekâleten sürdüren bir isim eliyle yönetiliyor. Ancak asıl mesele, İmamoğlu’nun tutuklanmasından öte, bu süreçte muhalefetin, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’nin liderliği altında şekillenen siyasi refleksin mahiyeti.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, tutuklama sonrası yaptığı açıklamalarda kullandığı sert üslup, “sokağa çıkın”, “boykot edin”, “cunta yönetimi” gibi yüksek gerilimli ifadeler üzerinden gelişirken, bu söylemin toplumun mevcut kutuplaşmış yapısı içerisinde nasıl yankı bulduğu ve geleceğe dair nasıl bir siyasal zemin inşa ettiği sorusu derinlemesine düşünülmeyi hak ediyor.
Süreci sorgulayan herkes iktidar destekçisi ilan ediliyor
Bugünün Türkiye’sinde toplum yalnızca siyasal olarak değil, gündelik hayatın her katmanına sirayet etmiş bir kutuplaşma hali içerisinde yaşıyor.
Bu yaşam biçimi, artık fikir ayrılığından çok daha öte bir noktaya gelerek; karşılıklı tahammülsüzlük, düşmanlaştırma ve ötekileştirme aracılığıyla kalıcı bir toplumsal yapıya dönüşme olasılığı ile karşı karşıya.
İnsanlar, yalnızca siyasi figürlerin tutumları üzerinden değil, onların etrafında oluşan yankı odalarının içinde konuşulan konular aracılığıyla da birbirine karşı pozisyon alıyor; ve bu pozisyon alma hâli, sosyal medya gibi hızlı mecralarda farklı bir görüş belirtmeyi neredeyse imkânsız hale getiriyor.
İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında meydana gelen sokak eylemlerini ya da boykotu sorgulayan bireyler, sosyal medyada anında “hain”, “iktidar destekçisi” ya da “pasifist” olmakla itham ediliyor.
Özellikle Twitter’da yüksek perdeden karşımıza çıkan bu gerilim, tarafsız bir şekilde süreci izlemek isteyen ve hukuki süreci bekleyen insanlara dahi faşizan yönetimleri aratmayan bir üslupla saldırıya geçiyor, onları “kendi mahallelerinin tarafı” olmaya zorluyor.
Cem Yılmaz’ın ve bazı yüksek takipçili sosyal medya fenomenlerinin Twitter hesaplarını kapatmaları, toplu bir göç halinde BlueSky’a hicret edilmesi, insanların bu sert kamplaşma ortamında varlık gösteremediği bir sürece dönüşmüş durumda.
İktidara yakın olmayan, tutuklamaların siyasi olduğunu düşünen pek çok sanatçı dahi, sokağa çıkmadığı ya da boykota katılmadıkları için hedef gösteriliyor, işleri iptal ediliyor ya da sosyal dışlanmayla karşı karşıya kalıyor.
İşin tehlikeli yanı, bu linç kültürünün sadece sosyal medya ile sınırlı kalmayıp, gündelik hayata da yansımış olması.
Oysa demokratik siyaset farklı seslerin, yöntemlerin ve stratejilerin bir aradalığı ile değer kazanır. Bugün bu alan hızla daralıyor ve siyasal kimlikler, tek bir doğruyu dayatan inanç sistemlerine dönüşüyor.

Kitlelerin mobilizasyonu sadece toplumsal kamplaşmayı büyütür
Bu noktada Özgür Özel’in kullandığı dilin, yalnızca kısa vadeli duygusal tepkileri hedef aldığı, ancak uzun vadeli stratejik genişleme ihtimalini gözetmediği açıkça görülüyor.
Zirâ muhalefet bugün mobilize bir hâlde. Saraçhane sürecinde olduğu kadar yoğun olmasa da sokağa çıkan, sosyal medya üzerinden tepki veren, kendini “çoğunlukla yeni edindiği” muhalif kimliğiyle tanımlayan oldukça heyecanlı bir kesim mevcut.
Geçmiş tecrübelerime bakarak; bu mobilizasyonun, nitelik olarak daha önce defalarca deneyimlenmiş, benzer biçimlerde yükselip sonra sönümlenmiş hareketliliklerin bir devamı niteliğinde olduğunu düşünüyorum.
Ve bu mobilizasyon her ne kadar yüksek bir heyecanı içinde barındırsa da genişleme potansiyeline sahip değil. CHP’nin ve genel olarak muhalefetin söylemi, özellikle son haftalarda, var olan tabanı duygusal olarak harekete geçirme kapasitesine sahip olabilir; ancak yeni seçmen kazanmak, kararsızları ikna etmek ya da AKP’den kopan ama muhalefete güven duymayan merkez seçmeni çekebilmek gibi stratejik hedefleri beslemekten oldukça uzakta.
Aksi gibi, bu tür sert ve duygusal çağrılar, “biz ve onlar”, “mazlum ve zalim”, “direnenler ve boyun eğenler” gibi varlık-yokluk meselesi üzerinden ikili karşıtlıklarla inşa edilen söylemler, merkezdeki seçmeni huzursuz eden, ona istikrarsızlık ve çatışma çağrışımı yapan bir dili inşa ediyor.
Yani otobüs tepelerinde yapılan konuşmalarda, muhalefetin dili sertleştikçe bu süreçte mobilize olan örgütsüz kitlenin heyecanı daha da artacak, ancak bu durum radikalleşmeyi ve öfkeyi de beraberinde getirdiği için; cumhur ittifakından rahatsızlık duyan milliyetçi-muhafazakâr kanadı huzursuz ettiği için büyüyemeyecek.
CHP iktidar olmak istiyorsa merkez seçmeni korkutmayı bırakmalı
Anamuhalefet, sandıkla göreve gelmek istiyorsa, matematik ortada olduğu için, seçim günü sert söylemlerle korkuttuğu o kitlenin de oylarına ihtiyaç duyacak.
Huzur isteyen ama AKP iktidarından da memnun olmayan, değişime açık olan ama kaostan ürken, ideolojik olmasa da pragmatik düşünen geniş bir seçmen grubu, Özgür Özel’in kullandığı dilin oldukça uzağına düşüyor ve kendini bu mücadeleye ait hissetmiyor.
Bu seçmen kitlesi, Erdoğan’a olan tepkisini muhalefetin sunduğu alternatifle değil, genellikle sandığa gitmeyerek ya da “daha az riskli” bulduğu seçenekleri tercih ederek göstermiştir hep.

Bu kitleden vazgeçmek, iktidar olmak amacını taşıyan bir parti için aklıllı bir strateji olabilir mi?
Mümkün değil.
Ancak bu ivmeyle devam edilirse, bugün CHP Genel Başkanı’nın kullandığı dil ve siyaset yöntemi, Türkiye’nin politik yelpazesinde hâlâ belirleyici olan merkez seçmenin yeniden Erdoğan’a sığınmasına neden olacak.
AKP’ye seçim kazandıran vizyon
2019’da Ekrem İmamoğlu’nun yerel seçimleri kazanmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri, o dönem kullanılan “Her şey çok güzel olacak” söylemiydi. Bugün CHP Parti Meclisi’ne seçilen gencin heyecanından doğan bu söylem, muhalif seçmenin moralini yükseltmekle kalmamış, aynı zamanda AKP’ye oy veren ama değişime açık olan geniş kitleleri de içine çekebilmişti.
Bu söylem çatışmadan uzak, umut veren ve ülkenin ortak geleceğini düşleyen bir ton taşıyordu. Bugün ise söylemler sert, refleksif ve savunmacı; bu haliyle muhalefetin etki alanını sınırlayan bir niteliğe sahip.
AKP seçim kazanmanın nasıl mümkün olduğunu bildiği için, kitlelere hep yüksek bir vizyon hayâli, umutlu bir gelecek ve gurur duyulacak bir geçmiş sundu. 2023 ve 2071 vizyonu, kampanyalarında kullandığı pozitif söylemler ve savunma sanayii atakları gibi öne çıkardığı konularla alanlarda boy gösterdi.
CHP ise pek çok genel seçimde AKP iktidarını eleştiren, insanlara teknik ve anlaşılması zor detaylarla yolsuzluk dosyalarını anlatan, yoksulluğu dramatik müzik ve videolarla ön plana çıkaran ve negatif etki yapan anahtar kelimelerle seçmenin karşısına çıktı.
CHP’nin kampanyalarında yoksul ve perişan çocukların yer aldığı video klipleri izleyen vatandaşlar üzüntü ve hüzünle reklamı değiştirirken, AKP “Biz birlikte Türkiye’yiz” diyor; hazırladığı reklam kampanyasında yüzü gülen insanları yerleştiriyor; hep ama hep yeniden kazanıyordu.
Elbette merhum Erol Olçok’un müthiş dehası bu işte büyük rol oynuyor; AKP ondan sonraki kampanyalarında bu başarıları yakalayamasa da, bu yoldaki başarıdan ders çıkararak bir zihniyet mirasını sürdürüyordu.
Gezi’deki büyük hayal kırıklığı
Gezi sürecini hatırlarsak eğer; genç, kentli ve seküler kitle benzer şekilde mobilize olurken, meydanlarda yaşanan olayları evinden izleyen merkez kitle, “bunlar kaos çıkarıcılardır” diye düşünerek, AKP’yi eleştirse dahi güvenlik ve huzur talebiyle yeniden oyunu Erdoğan’a vermişti.
Gezi’de mobilize olan kitleler de sokaktaki heyecanını valizine koyarak, topluma karşı kendini kırgın ve yalnız hissetmişti. Şöyle bir yakın çevrenize göz atarsanız, Gezi’ye katılmış ve sonrasında gündemi takip etmeyi bile bırakmış pek çok insan olduğunu fark edeceksiniz.
Henüz rüzgâr taze. Ancak ne yazık ki, bugünkü mobilizasyon da benzer bir hayal kırıklığı potansiyelini bünyesinde barındırıyor. Çünkü bu kitle örgütlenerek demokratik bir siyaset zemininde, fikirlerin tartışılabileceği bir alana yönlendirilmiyor.
Onun yerine heyecanını besleyecek sert söylemlerle oyalanıyor ve oy potansiyeli taşıyan kitlelerden koparılıyor.
Toplumsal kamplaşmanın olduğu yerde fikirler tartışılamaz
Kamplaşmanın olduğu yerde sadece öfke, nefret ve sosyal izolasyon olabilir. Ve burada fikirlere yer olmaz. Mesela, kimse Ekrem İmamoğlu’nun ya da Özgür Özel’in önemli toplumsal konularda ne gibi projeleri olduğunu bilmiyor.
Sokağa çıkan herkes İmamoğlu’nu desteklemiyor.
Kitlenin bir bölümünün İmamoğlu’nun ve soruşturmada yer alan diğer şüphelilerin hangi suç isnatlarıyla, hangi delillerle yargılandıkları hakkında da pek fikiri yok.
Kitleleri bir araya getiren tek unsur Erdoğan karşıtlığı.
Peki, bu yüksek tansiyon düşürülürse ne olacak?
Fikirler kendilerine yeşerecek bir toprak bulacak ve her düşünceden insan, kendini ifade edebilecekleri bir tartışma zeminini bulabilecek. Bu da seçim öncesinde muhalefetin gerçek bir başarı hikâyesi yazmasını sağlayacak.
Belki de bu istenilmiyordur, kim bilir?
CHP’nin hangi yöneticisinin ismini biliyorsunuz?
Şöyle bir birlikte düşünelim. Bugüne kadar CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in aklınızda yer eden önemli bir cümlesi, kendiyle özdeşleşen bir projesi var mı?
İktidara geldiğinde işsizlikle, beyin göçüyle, gıda güvensizliğiyle ilgili çözümler üretebilmek için ne vadediyor? Ekonomik programları nedir, enflasyonun çözümüyle ilgili ne öneriyorlar, faiz politikasıyla ilgili ne düşünüyorlar? Kadroları kimler, CHP’den kimleri tanıyorsunuz mesela?
CHP’nin yönetim kadrosundan kimseyi tanımadığınızı düşünüyorsanız yalnız değilsiniz. Çünkü mevcut yönetim anlayışı, her türlü adayı ya da politikayı belirlemeyi tek adamın inisiyatifine bırakıyor. Yazılarımı takip eden okurlar, son kurultaya dair kaleme aldığım yazılarda da bunun izlerini bulmuşlardır zaten.
Bu durum ne yazık ki bugüne has bir sorun değil. Kadrosuzluk ve lider odaklı karar verme mekanizmasının yanlışlığı üzerine uzun yıllar Kılıçdaroğlu’nu da eleştiren yazılar yazmıştım.
Ancak şimdi konuyu bu bağlamda ele aldığımda, yine de Kılıçdaroğlu yönetiminin etkili muhalefet açısından değişimcilere göre daha fazla etki alanına sahip olduğunu görüyorum.
Örneğin genel seçim öncesinde Kılıçdaroğlu “EYT’yi biz çözeceğiz” vaadinde bulunduğunda, iktidar bunu hızlıca hayata geçirmiş ve bu sorunun çözümündeki imzayı Erdoğan bizzat kendi atmak istemişti. Bu etkili bir muhalefettir.
Nasıl ki “iktidara kırmızı kart gösteriyoruz”, “ışıkları açıp kapatıyoruz” söylemleri etkili muhalefet değilse, ne yazık ki yargı konusunu teşkil eden sokak ve boykot eylemleri de etkili muhalefet değildir.
Yukarıda saydığım nedenlere ek olarak söylemek gerekirse; etkili muhalefet değildir, çünkü meşru değildir. Muhalefet her ne kadar bu eylemler “demokratik hakkımız” dese de, kendi çağrısına uyan insanları koruyabilecek siyasi güce sahip değildir.
İktidarın kitleleri sokağa davet etmesiyle muhalefetin davet etmesi, meşruiyet ve kitlelerin güven duygusu bağlamında kıyaslanamaz; aynı toplumsal terazide ele alınamaz.
Anamuhalefet sokağa sahip çıkamaz
Kamplaşmayı besleyen bir örnek vermek istemediğim ve olayların oluş biçiminin ve sebeplerinin de birbirinden oldukça başka olmasından dolayı, farklı mahallelerden sokağa çıkanların hangilerinin yargılandığını, hangilerinin eylemlerinin KHK kapsamında koruma altına alındığını anlatmayacağım.
Ancak bu kalabalık, bu gürültü içinde, kimsenin ne söylediği duyulmuyorken, epey mühim bir konunun altını çizmek niyetindeyim.
Yüksek perdeden yapılan muhalefetin etki alanına insanlar duyarsızlaştıkça ve sokağın rüzgârı dinmeye başladıkça bu eylemlere katılan insanlar yalnızlaştırılacak; aksi gibi de radikalleştirilme ihtimaliyle de karşı karşıya bırakılacaklardır.
Evet, sokakta iyi bir gelecek isteyen insanlar yalnızdır; çünkü bu eylemlere destek verdikleri için bedel ödediklerinde muhalefet bu mağduriyeti giderecek kuvvete sahip değildir.
Bu yüzden sokak çağrısı sorumsuzca yapılmış bir davettir. Kitlelerin sorumluluğunu alabilecek kudretten meşruiyet açısından yoksun bir siyasi parti genel başkanının bu hatadan bir an evvel dönmesi, söz konusu mitinglerden de vazgeçmesi gerekir.
Anamuhalefet partisi temsilcilerinin Tweet atmaktan, basın toplantısı düzenlemekten, Adliye kapısında beklemekten ve bu mağduriyetlere “üzülerek” duygusal tepki vermekten başka bu pozisyonda, sokağa sahip çıkabilmek adına elinden ne gelebilir?
Anamuhalefet seçimi kazanmayı hedeflemiyor
Anamuhalefet, bir yaptırım gücüne sahip olabilmek için topluma sadece iktidar vadedebilir. Bunu da demokratik yollardan gerçekleştirebilir. O hâlde, kendilerini iktidara taşıyacak kitlelerden uzaklaşıp, radikalleşme yolunda yürünürken, topluma gerçekten tam olarak ne vadedilmektedir?
CHP’nin Genel Başkanı sokaktaki kitleyi örgütlemiyor, meşru siyasi zemine; CHP’ye üye olmaya davet etmiyor, nefret söylemleriyle seçimi kazanmanın da önüne geçecek hamleler yapıyorsa bunun anlamı nedir?
Bunun anlamı anamuhalefetin aslında seçimi kazanmak istemediğidir.
O hâlde bu eylemselliği daha ne kadar sürdürebilir?
Biraz daha derin düşündüğümüz zaman, bu eylemlerin sınırlarının da belirsiz olduğunu görebiliriz. Bir sonraki aşamada mobilize olan kitlelere daha yeni ne söylenebilir?
AKP’nin eğitim sistemini boykot ediyoruz, çocuklarımızı okula göndermiyoruz mu diyecekler? Ya da seçimleri boykot ediyoruz, sandığa gitmiyoruz mu?
Bu saydığım boykot yöntemleri kulağınıza tanıdık geliyordur muhakkak. Yaşı yetmeyenler, 90’ları hatırlayan büyüklerine sorabilir, birkaç kitap karıştırabilir.
Kamplaşma sadece Özgür Özel’e yaramaktadır
Ve bu tablonun kime yarayacağı da açıktır. Söylemler sertleştikçe merkezde yer alan vatandaşlar hükümeti güvenli liman olarak görecek ve cumhur ittifakında safları sıkıştıracaktır.
Altılı masa dağıldığından beri CHP’nin içerisinde bulunduğu ittifakın da bulanık olmasından dolayı, bir millet ittifakından bu aşamada söz edemiyor, analize dahil edemiyorum.
Ancak meydanlarda sesini hiç olmadığı kadar yükselten Özgür Özel, bu performansıyla, hukuken adaylığı mümkün görünmeyen Ekrem İmamoğlu’nun yerine Cumhurbaşkanı adayı olabilir mi?
İşte bu mümkün!
O zaman bu kamplaşma en çok Cumhurbaşkanı adaylığına yaklaşan Özgür Özel’e yaramaktadır.

Ekrem İmamoğlu neden CHP’nin Genel Başkan Adayı gösterilmedi?
Ekrem İmamoğlu da bu durumun farkında. Bunu fark etmek için özel kulis bilgilerine ihtiyacımız yok, biraz medya okuryazarlığı yeterli. Hemen birlikte iki örneğe göz atalım.
Bu hafta Halk Tv’de Özel’in kurmayına üç ilginç soru yöneltildi. Bunlar, “Ekrem İmamoğlu neden CHP Genel Başkan adayı gösterilmedi? Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu eş genel başkan adayı olarak gösterilemez miydi? Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu aday olamazsa eğer aday olmayı planlıyor mu?” sorularıydı.
Halk Tv’de CHP’nin Genel Başkanlık makamının “eş başkanlık” olarak anılmasının, kimsenin tahayyül edemeyeceği bir gelişme olması bir tarafa, İmamoğlu’nun Özel’in Cumhurbaşkanı adayı olma hayaliyle ilgili kurmaylarından açık bir beyan almaya çalıştığı su götürmez bir gerçek.
Halk Tv boykot listesinde yoktu, sadece orayı izlerseniz bile içerideki kavgayı çok rahat bir şekilde görebilirsiniz.
İkinci örnek de imzaları toplamasına rağmen büyük bir haksızlık yapılarak adaylaştırılmasının önü kesilen CHP’li Berhan Şimşek’in KRT ekranlarında yaptığı açıklama oldu.
Şimşek, kurultayın hemen öncesinde Ekrem İmamoğlu’na yaptığı ziyarette, “Gelin sizi cezaevinden CHP’nin genel başkanı yapalım” teklifini sunmuş.
Şimşek’in bu teklifi İmamoğlu’na yapması benim aklıma, şu soruyu getirdi: Özel, kendisine genel başkanlık yolunda en önemli desteği veren Ekrem İmamoğlu’na, Berhan Şimşek gibi “Buyrun, benim yerime siz genel başkan olun” teklifi yapmış mıdır acaba?
Belki de Ekrem İmamoğlu da Kemal Kılıçdaroğlu gibi, şaibe iddiaları sebebiyle iptal edilme ihtimali yüksek olan kurultayın üstüne aday olmak istememiştir, kim bilir!

Gençler ne yapmalı?
Henüz gençlere öğüt verecek kadar tatsız bir işe girişecek yaşta değilim.
Ancak sokaktaki gençleri anlıyor ve benzer tecrübeleri yaşadığım için bir yol önermek istiyorum.
CHP, koltukları sağlamlaştırma stratejisinden vazgeçerek toplumdaki kamplaşmayı dağıtmaz ve yumuşak bir geçişi inşa etmek için harekete geçmezse eğer, olan yine sizlere olacak.
Siz bu süreçte hiç CHP’li bir milletvekilinin çocuğunu sokakta gördünüz mü? Ya da tutuklandığını duydunuz mu?
Farklı sesleri boykot etmeyin. Sizin gelecek hayalleriniz üzerinden makam hesapları yapan zihniyetleri boykot edin.
Gürültüyü dindirip sakince düşündüğünüzde, sizin gibi düşünmeyen insanların düşmanınız olmadığını fark edeceksiniz.
Size tek seçenekmiş gibi sunulan, sokakta radikalleşmeye giden yolu reddedin; kendinize en yakın olduğunu düşündüğünüz siyasi partiye üye olun ya da parti kurun!
Ve her neredeyseniz öyle bir tüzük için mücadele edin ki, kimse sizin adınıza tek başına karar alabilecek mekanizmalarda yükselemesin.
İşte o zaman kendi meşruiyetinizi kendi ellerinizle yaratacak ve hiçbir filin altında ezilmeyeceksiniz.
11.04.2025, Ece Sevim, ecesevim.com

Özgür Özel, Erdoğan’ınki gibi büyük bir hikâyesi olsun istiyor

Demokrasiye 5 kala: CHP’nin olağanüstü kurultayının şifreleri

