İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı. Bu kararın ardından Türkiye’nin dört bir yanında gösteriler başladı. Meydanlar doldu, muhalefetin pek çok unsuru ortaklaştı, kamplaşmanın çizgileri boykot çağrısıyla birlikte daha da keskinleşti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu tepkilere “Çalana değil, yakalayana kızıyorlar” diyerek yanıt verdi.
Oldukça çarpıcı görünen bu çıkış tam olarak sokağın meselesini anlatıyor mu?
O kadar basit olmamalı. Erdoğan’ın bile şaşırdığı bu eylemlerin sosyolojik arka planı, başlı başına bir başka yazının konusu. Ancak sokağın, başsavcılığın yolsuzluk iddialarını görmezden geldiği bir gerçek. Benim de tam bu noktada aklımda şu soru belirdi: “Benzer suçlamalar, demokratik ülkelerde yaşandığında neler oluyor?”
Fransa’dan Almanya’ya, İngiltere’den Amerika’ya…
Dünyanın dört bir yanında yaşanmış örnekler üzerinden bu süreci birlikte inceleyelim istiyorum.
Belediye başkanları yargılanınca görevde kalıyor mu?
Tutuklanırlarsa ne oluyor?
Toplum hemen taraf mı oluyor, yoksa yargı sürecini mi bekliyor?
Ve en merak edilen soru:
Türkiye’de neden işler hep daha farklı yürüyor?
Gelin birlikte küçük bir dünya turuna çıkalım.
Fransa: Grenoble davası

İlk durağımız Fransa, Grenoble. 1989’da Alain Carignon belediye başkanı seçildi. Görevdeyken su ve kanalizasyon hizmetlerini özel bir şirkete devretti. Ancak bu özelleştirme sürecinde rüşvet aldığı iddiasıyla suçlandı.
1994’te yargılandı, 1996 yılında yolsuzluk, şirket varlıklarının kötüye kullanılması ve tanık ifadelerini engellemek suçlarından 5 yıl hapis (1 yılı ertelendi), 5 yıl görevden uzaklaştırma ve 400.000 frank (60.000 avro) para cezasına çarptırıldı. Ayrıca siyasi hakları da elinden alındı.
Yargılama boyunca görevine devam etti. Cezası kesinleşince istifa etti. Sonrasında yeni bir seçim yapıldı.
Toplumun tepkisi neydi derseniz…
Sokaklarda pek bir hareket yoktu.
Ama medya ve siyasi çevrelerde baskı büyüktü.
Bu olayın ardından Grenoble Belediyesi, su hizmetlerini yeniden kamulaştırdı ve daha şeffaf bir yönetim modeli geliştirdi.
Almanya: Frankfurt davası

Şimdi Almanya’nın finans merkezi Frankfurt’ta gidelim. Belediye Başkanı Peter Feldmann, 2012’den beri görevdeydi. 2022’de hakkında bir yolsuzluk soruşturması başlatıldı.
İddia şuydu: Feldmann, eşinin çalıştığı bir çocuk bakım kuruluşuna usulsüz destek sağlamıştı. Feldmann bu suçlamaları reddetti. Ancak hem kamuoyu hem de kendi partisinden ciddi tepkiyle karşılaştı.
Almanya Frankfurt’un geleceğine karar vermek için Kasım 2022’de referanduma gitti. Ve seçmenlerin tam %95,1’i Feldmann’ın görevden alınmasını istedi. O zamana kadar görevine devam etti ancak referandum sonucunda ayrılmak zorunda kaldı. Yerine geçici olarak Yeşiller Partisi’nden Nargess Eskandari-Gruenberg atandı.
Almanya’da yargıya güven yüksek.
Süreç şeffaf ilerledi.
Büyük protestolar yaşanmadı.
Toplum kararı referandumla verdi; sokakta değil sandıkta konuştu.
İngiltere: Liverpool ve Tower Hamlets davaları
İngiltere’de çoğu belediye başkanının görevi semboliktir. Ama bazı büyük şehirlerde doğrudan halk tarafından seçilen, yetkili başkanlar var. Şimdi iki dikkat çekici örneğe bakalım: Liverpool ve Tower Hamlets.
1. Liverpool – Joe Anderson davası

Joe Anderson, 2012’de Liverpool’un ilk doğrudan seçilmiş belediye başkanı oldu. Ancak 2020’de rüşvet ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla tutuklandı. İddialar, 2010-2020 yılları arasında verilen belediye ihaleleriyle ilgiliydi.
Suçlamaları reddetti, Aralık 2020’de görevinden ayrıldı. Yerine geçici olarak Wendy Simon atandı. Dava hâlâ devam ediyor. Joe Anderson ve eski başkan yardımcısı Derek Hatton dahil 12 kişi Mart 2025’te mahkemeye çıktı ve “isimlerini temize çıkarmayı dört gözle beklediklerini” söylediler.
2. Tower Hamlets – Lutfur Rahman davası

Lutfur Rahman 2014’te Londra’nın Tower Hamlets bölgesine başkan seçildi. Göreve geldikten bir yıl sonra, 2015’te Yüksek Mahkeme seçimi yolsuzluk ve usulsüzlükle kazandığına hükmetti. Rahman seçim yolsuzluğu, otokratik eğilimle yöneticilik yapmak, İslamcı örgütlerle bağlantılar kurmak, kayırmacılık, rüşvet, yolsuzluk ve medyayı manipüle etme ile suçlanmıştı.
Görevden alındı, beş yıl boyunca kamu görevi yapması yasaklandı. Ancak 2022’de yeniden seçildi. Bu geri dönüş, dikkatleri tekrar Tower Hamlets’e çevirdi. Hükümet belediyeye müfettiş gönderdi. Belediyenin kaynaklarını kullanımı ve yönetim anlayışı hem hükümet çevresinde hem de toplumda tartışma konusu oldu. Başkan’ın İslam karşıtları tarafından hedef alındığını düşünen sayısı hiç de az değildi. Ancak toplum yine de iddialar karşısında temkinliydi.
Londra’daki her iki olayda da yargı süreçleri bağımsız işledi.
Toplum sokaklara inmedi.
Tepkiler daha çok sosyal medya aracılığıyla ve siyasi tartışmalarla kendini gösterdi.
ABD: New York ve Muncie davaları
Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’ne bakalım.
İki farklı şehir, iki farklı olay.
1. New York – Eric Adams davası

New York Belediye Başkanı Eric Adams, 2024’te rüşvet ve yasa dışı siyasi bağış almakla suçlandı. Adams suçlamaları reddetti ve görevine devam edeceğini söyledi.
10 Şubat 2025’te Adalet Bakanlığı (DOJ), federal savcılara Adams aleyhindeki suçlamaları düşürmeleri talimatını verdi. 13 Şubat 2025’te, New York Güney Bölgesi Geçici Amerika Birleşik Devletleri Savcısı Danielle Renee Sassoon suçlamaları düşürmeyi reddettikten sonra istifa etti. Bu karar, Adalet Bakanlığı’nda üç üst düzey savcının istifasına neden oldu. Tüm bu gelişmeler, kararın siyasi olduğu yönünde ciddi tartışmalar başladı.
Marist College’ın 30 Eylül – 1 Ekim 2024 tarihleri arasında New York’ City’deki ‘taki 1.073 kayıtlı seçmen arasında gerçekleştirdiği bir anket, katılımcıların %65’inin Adams’ın yasadışı eylemlerde bulunduğuna inandığını ve %70’inin istifa etmesini istediğini; istifa etmezse %63’ünün Hochul’un onu görevden almasını istediğini ortaya koydu. Mart 2025’e gelindiğinde Adams’ın onay oranı, Quinnipiac Üniversitesi’nin NYC belediye başkanlığı anketlerinin yaklaşık 30 yıllık tarihindeki en düşük seviye olan %20’ye düşmüştü.
Kimse Adams için sokağa çıkmadı; New Yorklular kararı yargıya bıraktılar.
2. Indiana – Dennis Tyler davası

Indiana’da, Muncie şehrinin belediye başkanı Dennis Tyler, 2019’da rüşvet aldığı gerekçesiyle tutuklandı. İddialar, kamu projeleriyle ilgili usulsüzlükler üstüneydi.
Muncie küçük bir şehir olduğu için tepkiler daha yereldi.
Toplumun tepkisi sokakta değil, yerel gazetelerde ve şehir meclisindeki tartışmalarda kendini gösterdi. Federal yetkililerse çok netti: Kamu görevlilerinin yolsuzluğuna sıfır tolerans gösterileceğini söylediler.
Tyler, 2021’de suçlu bulundu ve 12 ay hapis cezası aldı. Görevden alındı, yerine geçici bir başkan atandı. Sonrasında yeni bir seçim yapıldı.
Bu olayda da sistem işledi: Amerika’da sokaklar yerine kurumlar konuştu.
Bu dört ülkeye baktığımızda tablo aslında çok net.
Demokratik ülkelerde belediye başkanları suçlandığında süreç nasıl işliyor?
Öncelikle yargı şeffaf çalışıyor.
Hukuki çerçeve korunuyor.
Ve toplumun tepkisi genelde suçlanan kişiye, yani başkana yöneliyor.
Yani insanlar kararı sokakta değil, sistem içinde veriyor.
Fransa’da mahkûm olan başkan istifa ediyor, yerine seçim yapılıyor.
Almanya’da halk referandumla başkanını görevden alabiliyor.
İngiltere’de mahkemeler devreye giriyor, görevden alma kararı yargıdan çıkıyor.
Geçici başkan atanıyor, süreç tamamlanıyor.
ABD’de ise hem büyük şehirlerde hem de küçük kasabalarda
hukuk işliyor, yargılamalar açık yapılıyor.
Kimse sistemin dışına çıkmıyor.
Ne siyasi müdahale var, ne de kurumlara güvensizlik.
Yani özetle:
Demokratik ülkelerde suçlama varsa, süreç hukukla ilerliyor.
Ve halk, tepkisini sistemin içinde gösteriyor.
Türkiye: Ekrem İmamoğlu davası

Şimdi Türkiye’ye bakalım.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önce diploması iptal edildi, sonra İmamoğlu ve birçok belediye yetkilisi yolsuzluk soruşturma kapsamında tutuklandı.
Savcılık, bazı ihalelerde usulsüzlük yapıldığını iddia etti. Ayrıca, yerel seçimlerde DEM Parti ile yürütülen “kent uzlaşısı” kapsamında bazı faaliyetlerin terör örgütü PKK ile bağlantılı kişiler tarafından yürütüldüğünü öne sürdü.
İmamoğlu ise bu soruşturmayı doğrudan siyasi bir müdahale olarak tanımladı.
Tutuklama kararının ardından toplumda büyük bir eylemsellik durumu oluştu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in çağrısıyla İstanbul, Ankara, İzmir ve pek çok şehirde binlerce kişi sokağa çıktı.
Muhalefet unsurları Saraçhane’de toplandı ve sürece açık şekilde tepki gösterdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu gösterilere şu sözlerle yanıt verdi:
“Çalana değil, yakalayana kızıyorlar.”
Bu cümle aslında daha derin bir soruyu önümüze koyuyor:
Az önce örneklerini verdiğimiz ülkelerde,
belediye başkanları suçlandığında halk genelde temkinli davranıyor.
Hatta çoğu zaman başkana tepki gösteriyor.
Ama Türkiye’de öyle olmadı. İmamoğlu’nun tutuklanması toplumda başkana değil, doğrudan yargıya ve iktidara karşı bir öfke yarattı.
Peki neden?
Bunun en temel nedeni şu:
Türkiye’de hukuka olan güven çok düşük.
Toplumun büyük kısmı, yargının siyasetten bağımsız hareket ettiğine inanmıyor.
Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de, Amerika’da böyle bir dava açıldığında insanlar genelde “Bekleyelim, yargı karar versin” diyebiliyor. Ama Türkiye’de daha dava başlamadan, insanlar sürecin kendisine bile güvenmiyor.
Hatta yargılama süreci öfkeyle karşılanıyor.
Peki bu farkın tek sebebi sadece yargıya olan güven eksikliği mi?
Yoksa Türkiye’nin bu tür durumlara farklı tepki vermesinin başka toplumsal, siyasal nedenleri de var mı?
Bu sorumuza yanıt bulabilmek için istatistik bilimini yardıma çağıralım.
İlk olarak Demokrasi Endeksi’ne bakalım.
Norveç, Almanya, İngiltere ve Fransa ‘tam demokrasi’ seviyesinde yer alıyor. ABD ise ‘kusurlu demokrasi’ kategorisinde. Türkiye ise 4.35 puanla ‘melez rejim’ kategorisinde, yani demokrasi ile bunun daha gerilerinde bir yöntemin anlayışı arasında bir yerde.

Bunun anlamı Türkiye’de seçim sistemi olsa da hukuk devleti, basın özgürlüğü ve kurumların bağımsızlığı gibi konularda diğer demokratik ülkelere göre oldukça zayıf durumda. Yani sadece sandık olması, tam anlamıyla demokrasi olduğu anlamına gelmiyor.
İkinci endeksimiz Yolsuzluk Algısı.
Yine Avrupa ülkeleri üst sıralarda, daha temiz kamu yönetimleriyle öne çıkıyorlar. Türkiye ise 34 puanla 115. sırada. Bu veri bize Türkiye’de kamuda yolsuzluk algısının ziyadesiyle yüksek olduğunu söylüyor.

Üçüncü ve belki de en kritik veri: Hukukun Üstünlüğü Endeksi. Almanya, İngiltere ve Fransa bu alanda da üst sıralarda. Türkiye ise 0.42 puanla 117. sırada.

Bu rakamlar ise bize ülkemizde yargı bağımsızlığı, adil yargılama ve hesap verebilirlik konularında büyük bir kırılma olduğunu gösteriyor.
Bu üç endekse birlikte baktığımızda tablo çok net: Türkiye’de demokrasi kırılgan. Yolsuzluk algısı yüksek. Ve en önemlisi, hukuka duyulan güven ciddi şekilde sarsılmış durumda.
İşte tam da bu yüzden, bir belediye başkanı tutuklandığında, insanlar bunu hukuki bir süreç olarak değil, siyasi bir müdahale olarak görüyor.
Bu yazıda, belediye başkanlarının yolsuzlukla suçlandığı farklı ülkelerde neler yaşandığını anlatmaya çalıştım. Fransa’dan Almanya’ya, İngiltere’den ABD’ye kadar birçok örnekte sistemin nasıl işlediğini, toplumların nasıl davrandığını inceledik. Son olarak Türkiye örneğiyle gördük ki, aynı suçlamalar farklı ülkelerde çok farklı sosyal tepkilere neden olabiliyor. Bu farkı anlamak için sadece hukuk değil, sosyoloji, siyaset bilimi ve halkın yargıya olan güveninin de devreye girdiğini fark etmemiz gerekiyor.
Şeffaflık, adalet ve hesap verebilirlik demokratik bir toplumun yapıtaşlarıdır.
Yargıya güven yoksa, hukuk siyasete kurban ediliyorsa, toplumun en meşru tepkisi de yargıya değil, sistemin kendisine olur.
Bu yüzden, bir soruşturma söz konusu olduğunda sadece yasalara değil, o yasaların nasıl uygulandığına ve halkın buna ne kadar inandığına da bakmak gerekiyor.
Yukarıdaki ülkelerdeki gibi bir demokratik sürecin işlemesi için, öncelikle kutuplaşmış iki kesimin de bazı şeylere dikkat etmesi gerekiyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi yetkilileri, “çalana değil, yakalayana kızıyorlar” kolaycılığından uzaklaşmalı ve yargıya güvenin neden bu kadar düşük olduğu konusunda artık gerçekten düşünmeli. Ve lafla değil, somut adımlarla bunu güçlendirmeli.
Muhalefet cephesinde ise başka bir hassasiyet var. Özellikle sokakta tepkisini gösteren kitlelerin, bu tepkiyi verirken yargı sürecini göz ardı etmemesi gerekiyor.
Elbette ekonomik, toplumsal ya da siyasi rahatsızlıklar dile getirilmeli. Ama bu, yargı süreciyle birbirine karıştırılmamalı. Hukukun üstünlüğüne olan inançtan vazgeçilmemeli.
Yani bir karar çıktığında, istenmeyen bir pozisyonda kalmamak için hukuki süreci bilinçli bir vatandaş olarak takip etmek şart.
Eylem ile yargı sürecini ayırmak, Türkiye’nin geleceği için hepimizin sorumluluğu.
Ve en önemlisi şu: Bu süreci takip ederken, konu hakkında konuşan, yazan, anlatan gazetecilerin gerçekten yetkin, muteber ve güvenilir insanlar olduğundan emin olunmalı.
İtibar sahibi, fikri takibi olan, gazetecilik etiğini ve ilkelerini önemseyen insanlar…
Ben de tam bu noktada, bu düşünceden ilham alarak, süreci yakından takip etmeye karar verdim. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen yolsuzluk ve terör soruşturmasını adım adım izleyeceğim. Daha önceden dosya haberciliği noktasında okurlarım ne kadar hassas olduğumu biliyorlardır.
Bu konuda sizlerle paylaşacağım her şeyi yalnızca resmi belgeler, ifadeler ve açık kaynaklardan alınmış bilgilerle oluşturacağım.
Yani bu süreci,
tam anlamıyla araştırmacı gazetecilik hassasiyetiyle anlatmaya çalışacağım.
Ben gazeteci Ece Sevim,
Uzun bir aradan sonra karşınızda olmaktan büyük bir mutluluk ve heyecan duyuyorum.

Başka memleketleri bilmem ancak Fransa’yı Fransızca’yı bilirim İst St Joseph lisesi ve İTÜ mezunuyum.
Burada Fransa’da bizdeki gibi yabancılara kendi ülkesini şikayet edenlere rastlanmaz. Burada yaşayanlar ve yönetenler de melek değillerdir ama çoğunlukla dürüsttürler. Ö Hususi İmamson Kılıçdar gibi tipler siyaseten burada yaşayamazlar unufak edilirler.
Fark bu kadar basit.
Yoksa Fransa kadar katmanlı bir yargı düzeni olan TR de neden yargı güvenilmez olsun.