MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim’de yaptığı çağrının ardından olağanüstü bir hızla ilerleyen ve adına “Terörsüz Türkiye” denilen süreç, düzenlenen kongrenin ardından PKK’nın fesih ve silah bırakma çağrısıyla yeni bir aşamaya geçmiş durumda.
KCK’nın alt yapılanmalarından biri olan ve yaptıkları terör eylemleri ile Türkiye’nin son kırk senesindeki en büyük acılara imza atan örgüt uzun zamandır eylemselliğini ve gücünü kaybetmiş, Türkiye’nin Suriye’deki gelişmelerde söz üstünlüğünü artırması ve ABD ile ilişkilerini daha üst seviyelere taşıması neticesinde tasfiye beklentisini artırmıştı.
Gazetecilik hayatım boyunca “Gözler Kandil’den gelecek açıklamada” haberciliği yapmadığım için, terör örgütünün mevcut durumunun ne olduğu, hangi noktada durduğu gibi konular ilgimi çekmiyor.
Yıllar boyunca en gençlerini şehit veren annelerin, eşlerin ve çocukların ülkesinde, akacak kanın durması ile ilgileniyorum. Ancak bunun da koşulsuz gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorum.
Terör örgütünün dilini kullanmamak
Sürecin adının “Terörsüz Türkiye” seçilmesinin de aslında bu inanca dayandığını düşünüyorum. Televizyonlarda, gazetelerde, sürece ilişkin eleştirel ve temkinli yaklaşan pek çok gazetecinin, sürecin rehâvetiyle baskın bir eleştiri yağmuruna maruz kaldığını fark etmişsinizdir. Bu yağmurun en büyük, en hikmetli(!) cümlesi ise: “Sen barış olmasın mı istiyorsun” argümanı oluyor.
Ben bu dayatmayı da reddediyorum. Bir ülkede barış olması için savaş olması gerekir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında resmî bir savaş içerisinde olduğu bir ülke, devlet, kanton yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında her türlü insan haklarını ayaklar altına alarak, bebek, çocuk, kadın ayırmadan en acımasız eylemleri yapan ve binlerce hayata mal olan bir terör örgütü vardır.
Zaten güçlü ülkeler de terör örgütleriyle savaşmaz, onlarla mücadele eder. Bu, yıllar boyunca böyle oldu. Eğer ki, terör örgütünün temsilcileri, “Gözler Kandil’den gelecek açıklamada” haberciliği yapan medyaları aracılığıyla yıllarca TSK’nın terör operasyonlarında “T.C. askerinin saldırısında gerilla şehit edildi” haberleri yaptırmışsa, “Bu savaş Kürdistan kurulana dek sürecek” yazıları yazdırmışsa, öncelikle bu “barış” söylemini önceleyen dilin terör örgütünün dili olduğunu fark etmemiz ve kullanmayı reddetmemiz lâzım gelecek.
Zirâ “savaş” da “barış” da KCK / PKK’nın kavram setinin parçalarıydı.
Bunca yıllar boyunca terörü, kalbinin en derin noktasından hisseden Türk milletinin bugüne kadar “barış” söylemini kullanmadığını, evladını şehit verse de askerlere “vatan sağolsun, terörle mücadele sonuna kadar devam etsin” dediğini, toplum sosyolojisine bakmak isteyen herkes rahatlıkla görebilir.
Zaten MHP de, AK Parti de, Cumhur ittifakının her bir unsuru da bunun böyle olduğu tespitini iyi yaptıkları için, müttefik oldukları günden beri bunun halefinde hareketlerde bulunmamışlardı.
Bugün kafalar karışıksa eğer, bu sürecin sonunun terör örgütünün koşulşsuz, şartsız bir şekilde kendini feshedip etmeyeceğine dair bilginin net olup olmamasından kaynaklanıyor.
Eğer bu süreç akamete uğramadan, koşulsuz bir şekilde ilerler ve terör örgütünün silah bırakma süreci bu şartlar altında başlatılırsa, uzun zamandır hassasiyetle yaklaşılan PYD ve YPG konusunda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a Türkiye lehine bir sonuç alabilmek adına önemli bir görev düşecek. Başarı ya da başarısızlık, bu noktada Sayın Fidan’ın sırtına yüklenecek. Bu nedenle oldukça ağır bir küfeyi sırtında taşıyor diyebiliriz.
Toplum bu sürece nasıl bakıyor?
Sürecin bu şekilde tamamlandığı senaryo üzerine düşünmeye devam edersek, meselenin bir de hukuki süreci üzerinde durmak gerekir. Zirâ silah bırakanlardan kimlerin siyasete, sosyal hayata hangi koşullarda karışacağını, bununla ilgili toplumun nasıl bir tepki vereceğini, bu meselenin sosyolojisinin ve hukuki zeminin nasıl oluşturulacağını henüz kimse kestiremiyor.
Ayrıca KCK’nın gittikçe güçsüzleşen, misyonunu tamamlayan ve en küçük yapılarından biri olan PKK’nın dışındaki diğer sözde unsurlarının bu süreçten nasıl etkileneceği, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu yapılanmalarla ilgili nasıl adımlar atacağı da henüz resmî makamlar tarafından açıklanan bir konu değil.
Tüm bu belirsizlikler içerisinde, bu sürecin siyasete nasıl yansıyacağı da muamma. Sosyoloji mezunu bir gazeteci olarak, Türkiye’de “anketçiliğin” ne kadar manipülatif olduğunu iyi bildiğimden, yayımlanan anketlerde halkın bu yeni sürece pek de destek vermediğini söyleyen rakamları referans almasam da, analitik gözlemimle de bunun böyle olduğunu tahmin edebiliyorum.
7 Haziran’dan 1 Kasım’a: Bombaların gölgesinde tamamlanan ilk süreç
Bombaların gölgesinde tamamlanan ilk çözüm süreci, bugünden sadece on sene önce yaşanmıştı. Bıraktığı derin iz ise toplumsal hafızada hâlâ taptaze duruyor.
İlk çözüm sürecinin ardından Türkiye’deki siyasi atmosfere baktığımızda, o sürecin ardından mevcut durumun toplumun pek de lehinde olmadığını görebiliriz. Süreç siyasi dengeleri de değiştirmiş, dönemin siyasi partisi HDP, 7 Haziran 2015 seçimlerinde barajı aşarak %13 oy almıştı.
Ve Türkiye siyasetinin yakın tarihi, bombaların gölgesinde, yeniden koalisyon hükümetlerini hatırlamıştı.
Selahattin Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” söylemi ile başlayan kanlı bir süreç, 2002’den sonra ilk kez AK Parti hükümetinin “tek başına liderliği” elden kaptırmasıyla yeni bir aşamaya evrilmişti.
Dönemin Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümeti kurması için eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’na yetki verince, “istikşâfi” görüşmeler başlamış, AK Parti ile CHP günlerce hükümet kurabilmek amacıyla bir araya gelmişler, ancak netice alınamamıştı.
MHP ise yapılan çağrıların hepsine kapıları kapatmış, Kılıçdaroğlu’nun “Bahçeli gelsin, Başbakan olsun” talebine dahi “Hayır” demişti.
Bahçeli, katı bir dille “Çözüm sürecini işaret etmiş” ve HDP ile yürütülen çözüm sürecinin ivedilikle bitirilmesi gerektiğinde ısrar etmişti.
7 Haziran’dan 1 Kasım’a giden süreçte, rakamların vesayeti altında kalan Erdoğan, 17 Temmuz’da Dolmabahçe mutabakatını tanımadığını açıklamıştı.
Peki, çözüm süreci noktalanırken, iki seçim arasında kalan toplum neler yaşadı?
Dolmabahçe mutabakatının bitmesinin üç gün sonrasında, Suruç’taki bombalı terör saldırısında 33 genç hayatını kaybetti.
Suruç’tan iki gün sonra ise Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis memuru, yaşadıkları evde başlarından vurularak şehit edilmiş olarak bulundu.
İlerleyen günlerde Kuzey Irak’a operasyonlar düzenlenmeye başladı, terör örgütü PKK, ateşkesin fiilen bittiğini söyleyerek terör saldırılarına yeniden başladı ve bir binbaşı bu saldırılar sırasında şehit oldu.
29 Temmuz’da Erdoğan, çözüm sürecinin tamamen bittiğini, noktalandığını ilân etti.
Bu açıklamadan sonra Selahattin Demirtaş, “PKK silah bıraksın, hükümet operasyonlarını durdursun” dese de çağrısı karşılık bulmadı.
10 Ağustos’ta sözde Şırnak Halk Meclisi “özyönetim” ilân etti, Erdoğan “bunu yapan bedelini öder” dedi.
Bu çıkıştan iki gün sonra KCK “demokratik özerklik ilân ettiğini” duyurdu, toplumun sinir uçları her bir açıklamayla daha da gerilmeye başladı.
Görüşmelerden hiçbir sonuç alınamayınca, koalisyon kurulamadığı için 26 Ağustos’ta önemli bir karar alındı ve 1 Kasım’da seçimlerin yenilenmesine karar verildi.
Ancak bu çağrı da yükselen tansiyonu düşürmeye yetmemişti. Bu kararla birlikte Türkiye’yi daha da kanlı günler bekliyordu.
7 Eylül’de terör örgütü PKK’nın Dağlıca’da karakol saldırısı oldu, 16 Türk askeri şehit verildi.
Ertesi gün PKK, Iğdır’a saldırdı, bu kez 13 polis şehit oldu. Türkiye’nin dört bir yanında HDP Genel Merkezleri ateşe verildi, ülke yangın yerine döndü.
Bu yangını söndürmek isteyen pek çok sivil toplum kuruluşu, sendika ve siyasi parti iki gün sonra, 10 Ekim’de Ankara’da bir araya geldi. Ve toplumun uzun yıllar boyunca kanayan yarası olacak olan gar katliamı meydana geldi. Dönemin Başbakanı Davutoğlu, 102 vatandaşın şehit olduğu bu terör saldırısını PKK’nın ve IŞİD’in birlikte düzenlediğini söyledi.
Söyledikleri yalnızca bu kadar değildi, Davutoğlu’nun. İnsanlar yakınlarını teşhis etmeye çalışırken mikrofonunu düzelten, gözlüklerini burnundan düşmemesi için biraz daha yukarı kaldıran ve “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık. Kamuoyunun nabzını tutuyoruz, oylarımızda bir yükseliş trendi var” diyen Başbakan’dı aynı zamanda Ahmet Davutoğlu.
Bu “siyaset dehâsı, müthiş açıklama (!)” yeterli değildi tabii Davutoğlu için, on gün sonra yeniden mikrofonu eline aldı ve tarihe not düşecek bir açıklama daha yaptı. 90’lı yılların faili meçhulleri ile özdeşleşen beyaz torosları hatırlatarak, “AK Parti giderse beyaz toroslar gelir.” dedi.
Ve tarihler 1 Kasım’ı gösterdi, akan kanı durdurmak için yetersiz kalan siyasi düzende toplum ferasetini ortaya koydu ve hükümeti kuramayan siyasilere yanıtını, koalisyon denklemini kökünden kazıyarak verdi.
AK Parti, %49,5 oy ve 317 milletvekiliyle tek başına iktidar oldu. HDP’yse seçim barajını zar zor aştı ve %10,7 oy alarak 59 sandalyenin sahibi oldu. CHP oylarını %25,3’e artırırken, MHP’nin oyları %11,9’a geriledi.
Ardından Hendek Operasyonları yaşandı, Davutoğlu yerini Binali Yıldırım’a bıraktı. Bugün AK Parti içinde dahi Davutoğlu ile özdeşleşen o kanlı süreci kimse hatırlamak istemiyor.
Davutoğlu’nun mirası İmamoğlu’na emanet
İşte tam da bu nedenle AK Parti kanadında bu yakın geçmiş, o süreçte koalisyonun kurulmasına engel olanlarla ve rakamların vesayeti ile Türk siyasi sistemini işlemez hâle getirerek Meclis’in elini kolunu bağlayanlarla hatırlanıyor ve bu sürece de “iyimser bir temkinlilik” ile yaklaşılıyor.
AK Parti’den kopan Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ndeki temsilcisi ise, bu hafta çıkan haberlere göre Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı seçim ofisinin başına getiriliyor.
CHP’nin tüm damarlarını ve gündemini kendine odaklamayı başarmış, yolsuzluktan tutuklu belediye başkanı, hukuken aday olamamasına rağmen seçim ofisinin açılmasının talimatını veriyor ve ofisinin başına CHP’den birine güvenmeyerek, “AK Parti giderse beyaz toroslar gelir” diyen Davutoğlu’nun adamını oturtuyor.
Tek turlu seçim yeniden mümkün mü?
Peki, yeni süreç başarıyla tamamlanırsa siyaseten nasıl bir gelecek partileri bekliyor?
Cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemi, Türkiye’nin oldukça fazla dert çektiği koalisyon dönemlerinden kurtulabilmesi için Erdoğan’a büyük bir çözüm olarak geçmişte sunulsa da yaşanan seçim pratikleri, aslında bu sürecin AK Parti için dahi avantajlı olmadığını gösterdi.
Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti kadroları, Cumhur ittifakındaki MHP’li milletvekilleri ile iç içe geçti, tek hâneli oya sahip olan pek çok siyasi parti, çift hâneli rakamlara sahip partiler üzerinde üstünlük kurabilir duruma geldi.
Üstelik bu sistem Erdoğan’ın özellikle işine gelmiyor aslında. Çünkü bu sistemin en temel açığı, küçük partilerin büyük partiler üstünde kurdukları vesayeti tetikleyecek biçimde “iki turlu seçim sistemini” bünyesinde barındırması.
Erdoğan hep ilk turda seçimi kazanıyor zaten. İkinci turda ise ittifak arayışına girmek zorunda kalıyor. Merhum Burhan Kuzu bu konuda AK Partilileri ikna etmişti ama pratikte kendileri açısından büyük bir dezavantajı ihtivâ ettiği ortadaydı.
Bu nedenle zannediyorum Erdoğan, Anayasa değişikliğini özellikle seçim sistemini değiştirmek için isteyecektir. Yeni, erken ya da yenilenmiş bir seçime ben “tek turlu” gireceğimizi öngörüyorum.
Böylesi bir değişiklikte Erdoğan, “iki dönem” kuralı ile birlikte, muhalefete “Cumhurbaşkanlığı seçiminde adaylık için üniversite diplomasının zorunlu olması şartının da kaldırılmasını” teklif ederek, Baykal’ın bir zamanlar ortaya koyduğu Erdoğan formülünün hayata geçirilmesini sağlayabilir ve CHP’ye duyduğu “gönül borcunu” bu yolla ödeyerek “jest” yapabilir.
Siyasal sosyoloji, bu çağrının Ekrem İmamoğlu’nun diplomasından başka bir gündemi olmayan CHP’nin “hiçbir analiz ve pazarlık yapamadan” yeni Anayasa için masaya çekmek için muhtemelen yeterli olacağını söylüyor.
Tam da bu gerekçeyle, CHP’nin de bugüne kadar dillendirdiği parlamenter düzene dönülmesi talebi hesaba katıldığında, “yeni çözüm sürecinin hukuki mâhiyeti” konuşulurken, parlamenter düzen ile cumhurbaşkanlığı hükümeti sisteminin arasında, tek turlu bir seçime geçilmek istenebilir diye düşünüyorum.
Meclis Genel Kurulu’nun bütçeyi daha etkin yapabilmesi gibi, Meclis’in yetkilerini biraz daha artıran bir modelde CHP’nin sandalye sayısını da yakalamak böylece mümkün olabilecektir.
Bugünkü sürecin Bahçeli’nin kurduğu bir masa olduğunu ve Erdoğan’ın 22 Ekim çağrısından haberi bile olmadığını düşündüğümü daha önceki yazılarımda ve yayımlarımda anlatıştım.
Sürecin meşruiyetini yalnızca toplumun sürece sahip çıkması ya da çıkmaması belirleyecek.
Geçmiş günleri hatırlayarak, ittifaklar ve koalisyonlar üzerinden hiçbir partinin diğerine “şantaj” yapmadan yürütülecek bir sürecin ancak meşru ve kansız bir şekilde başarıya ulaşabileceğini düşünüyorum.
Aksi hâlde sadece on sene önce yaşadıklarımızın tekerrür etmemesi için hiçbir değişken masada değil.
Ve yeni süreci etkileyen en büyük konu hukuki düzenlemelerden geçiyor.
Bu nedenle, bu sene her şeyden çok “Anayasa” konuşacağız gibi görünüyor.
Umarım, binlerce mehmetçiğin kanını döken, küçücük evlatları babasız bırakan yapıların “kavram setiyle” yol alınmaz ve daha büyük çatışma ortamlarına sebep olabilecek “sözde barış” mantığına teslim olunmaz.
Ece Sevim, 12.05.2025, ecesevim.com

Aklınızı, bilginizi ve ifade yeteneğiniz tebrik ediyorum, başarılar diliyorum.