“Seçmende bir duygusal kopuş var. Bizim seçmenimiz hep kızar, kapıyı çarpar gider. En kolay alkışın Atatürk denilerek alındığı bir siyasi partinin siyaset üretme pratiğinde sorun var. Şimdi bunu yalan ata ata, birbirimizi kandıra kandıra ilerleyemeyiz. Sıkışınca Millî Mücadele’den, Atatürk’ten bahsederek alkış alarak ilerlenemez. Bambaşka bir şey konuşuyor olmak lazım. Bunda bir kolaycılık, birbirimizi kandırmak var”
Bu konuşma Özgür Özel’e ait. Sene 2022. CHP Genel Başkanı’nı devirmek için gizli Zoom toplantılarının yavaş yavaş başladığı, Ekrem İmamoğlu’nun gölgesinde bileylenen hançerlerin kınından ince bir huşû ile çıkarıldığı bir dönemde; SODEV panelinde kuruldu bu cümleler.
Özel’in üslûbu gayet sakindi ve ne dediğinin oldukça farkındaydı. Çiçeğini burnuna zarifçe iliştirmiş, CHP’nin tarihle yoğrulan maneviyâtının delâletinden güncel siyasete menfaat devşirilebilmesi için Atatürk ve millî mücadele söylemleri üzerinden takiye yapanların, örgütü kandırdıklarına ve kolay alkış aldıklarına dair üstencil bir eleştiri getirmişti.
Ancak bu cümlenin hedefi kimdi, kime yönelmişti?
Siyasette karnından konuşmak eski bir âdet olduğundan, şaibe iddialı kurultay günü, Kılıçdaroğlu’nun arkadan kırmızıya boyanan, kolları kıvrılmamış beyaz gömleğini herkes görene dek hedefin kim ve kimler olduğunu kimse yüksek sesle dillendirmedi.
Buna rağmen, aradan geçen üç yılın sonunda, bugün o cümlelerin karşısına bir isim yazmak gerekirse, ilk sıraya Özgür Özel’i koymak zorundayız.
Çünkü bugün Samsun’da, otobüsün tepesine çıktığı andan itibaren, SODEV’de eleştirdiği cümleleri kullanan; her sözüne Atatürk, Samsun, 19 Mayıs, Millî Mücadele ile başlayan ve nihayet uzun zamandır özellikle kaçındığı ifade olan “Büyük Türk Milleti” ile sözlerini bitirerek CHP örgütünden alkış bekleyen kişi ondan başkası değildi.
Artık Özel de eleştirdiği isimlere benzedi; alkış istediğinde “Atatürk” demeyi uygun görenlerden oldu. Muhtemelen bundan sonra da her sıkıştığında, her alkış almak istediğinde Atatürk demeye devam edecektir; çünkü Saraçhane’de zirve yapan heyecan meydanlardan çekildikçe, onun “kolaycılık” dediği alkışı toplayacağı tek yöntem, aklına ilk gelen yol olarak bu olacak.
Özel’i bu yola düşüren sebepleri daha iyi anlayabilmek için Samsun’da başlayan “yeni yolculuğu” biraz analiz etmemiz lazım geliyor.
Atatürkçü camiada “her kutlu başlangıcın” Samsun olması, Amasya’nın seçilmesi, Erzurum’un anılması, Sivas’ın bayraklaştırılması bir gelenektir. CHP için bu geleneğin en temelinde, Kurtuluş Savaşı’nın inşâ merkezlerine uğramanın gösterdiği “kararlılık” ifadesi yatar.
68 kuşağının bu bağlamda, “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü” yapması da aslında tarihsel kodlarıyla birlikte bir büyük ideali; “Tam bağımsız Türkiye” şiârını semboller üzerinden anlatmasıydı örneğin.
Ya da her sorunlu dönemeçte Samsun’da, Erzurumda, Sivas’ta arka arkaya mitingler yapmak, Cumhuriyetçi kitleye “mekân üzerinden mesaj” vermek de bu sebep gözetilerek gerçekleştiriliyordu.
Ve hepsinde mekânsal tarihin önemi iyi anlaşılmıştı.
Tâ ki Özel’in Samsun mitingine kadar.
Bugün Atatürk’ün partisini yönetme iddiasında olan bi ekip, tüm kavramları olduğu gibi, geçmişin manevi anlamı yüksek mekânlarını da hoyratça kullanma eğilimine girmiş görünüyor.
Örneğin, Samsun’daki mitingin adı: “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” olarak seçiliyor. “Hangi milletin” diye sormayacağım, zirâ bu soruyu önceki yazılarımda sormuştum.
Görünen o ki, eser miktarda “Türk Milleti” deyip, çokça “adsız bir” millet tanımlamak, milletin bir unsuru olarak Türk demek ya da ne olduğu kavramsal olarak tanımlanmadan, DEM’den devralınan bir bakışla, “eşit yurttaşlık” naraları atmak, CHP’nin yeni yönetiminin “normali” olmuş durumda.
Ben burada bu “normali” değil; yeni değerlendireceğimiz unsur olan “irade” meselesini ele almak niyetindeyim.
Mustafa Kemal Atatürk, hayatı boyunca yaptığı her konuşmada Türk milletinin tamamının “iradesinden” bahsetmiş ve iradenin yegane tecelligâhı olarak da önce Sivas’ta kurulan Temsil Heyeti’ni, ardından da Büyük Millet Meclisi’ni göstermiştir.
Zaten Kurtuluş Savaşı’nı her anlamda “kutlu” kılan da Türk milletinin iradesinin Büyük Millet Meclisi eliyle kullanılmış olmasıdır. Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal’in ya da tekil olarak seçilmiş mebusların değil; yurdun dört bir yanındaki milyonlarca Türk milletinin evladının iradesidir.
İrade “tek bir kişide” toplanamaz ve devredilemez! Bu yüzden Temsil Heyeti’nin yayın organının adı: “İrâde-i Millîyedir”, yani “Ulusal İradedir.”
Temsil Heyeti’nden sonra daha geniş katılımla seçilen mebusların Ankara’ya ulaşmasından sonra yayımlanan, Türk Devriminin yayın organının adı da “Hâkimiyet-i Millîye”dir. Bugün Meclis duvarını süsleyen o levhâ da aynı ruhun yansımasıdır: “Egemenllik kayıtsız şartsız milletindir”.
Yani “hâkimiyet milletindir” ve millet iradesi tüm ulusun iradelerinin toplamıdır; TBMM, milletin bölünmez iradesini temsil eder.
Bu hatırlatma ile, Samsun’daki mitingin adının ne kadar sorunlu olduğu da anlaşılıyor zannediyorum.
CHP tarihinde ilk defa bir Genel Başkan, bir belediye başkanını, halkın “bir kısmının” iradesi olarak sunuyor ve bu vesileyle “Millet iradesine sahip çıkıyor!” diyor.
Anlatılan irade Türk milletinin iradesi olmadığına göre, bu söylem bize HDP/DEM çizgisinin kullanmayı çok sevdiği “Öcalan irademdir!” ya da “Demirtaş irademdir!” sloganlarını anımsatıyor.
Oysa bugüne kadar CHP’liler hiçbir bireye irade devri yapmamışlardır, kurucu felsefeleri gereğince de yapmazlar.
Bir başka deyişle, Atatürk’e devredilmemiş “irade”nin, Ekrem İmamoğlu’na “bahşedilmiş” olması bu aralar “herkesin Nutuk okuduğu(!)” düşünülürse oldukça manidar.
Daha da manidar olan ise Özgür Özel’in, “hukuken Cumhurbaşkanı adayı olamayan Ekrem İmamoğlu’nun yerine birinin aday olması, seçilmesi hâlinde görevi ona devrederek kendisinin başka bir görev alması” gibi aklın havsalanın alamayacağı bir formülü Türk milletine kendi yarattıkları sorunun çözümü olarak sunması!
Ve tabii muhalefetin aday çıkarma şansını, kurultayda CHP örgütüne yaptığı baskı ve emrivakideki aynı yöntemi kullanarak elinden alması.
İradenin devredileceği bir formülasyonda Özgür Özel’den başka kimse böyle bir saçmalığı kabul ederek adaylaşmayacağına göre, kendi “mustakbel Cumhurbaşkanı” adaylığını açıkça ilân etmiş oluyor böylelikle.
Özgür Özel, CHP’lilere meydan okuyor
Ancak mesele bu kadar değil elbette. Ön tarafta sokak çağrıları, boykotlar, imza kampanyaları, Samsun’dan başlayan irade(!) mitingleri Ekrem İmamoğlu için havada uçuşurken, arka tarafta yaşananlar, tüm hamlelerin CHP’de parti içi hakimiyet mücadelesine yönelik olduğunu açıkça işaret ediyor.
Yolsuzluk soruşturmasından tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu’nun yargılanırken hakime “Bana bakan Mustafa Kemal’i görür” cümlesi, bu savaşın ne kadar narsisistik bir boyutta yaşandığının da göstergesi oldu.
Bugüne kadar kendinde böyle bir cümle kullanma haddi gören bir CHP’liyi ne gördüm ne de işittim. Aksi gibi CHP’lilerin hafızasına bu cümle, tersten bir şekilde kullanılarak yer etmişti. 2005 kurultayında Baykal, yaptığı konuşmada CHP’lileri taltif ederken şu cümleleri kuruyordu:
“Sizlere baktığımda ben, Sevr anlaşmasını imzalayanları değil; onları yırtıp atanları, Lozan’ı yapanları görüyorum. Bugün en genç Cumhuriyet Halk Partili kardeşime bakarken bile onu Mustafa Kemal’in yanında ulusal kurtuluş savaşı veren bir insan olarak görüyorum.”
CHP’nin yeni yönetimindeki hançer savaşlarına dönersek eğer; siyasi varlıklarını Kılıçdaroğlu’na borçlu olanlar, kendi varlıkları devam etsin diye el birliğiyle onu siyaset sahnesinden silmek isteyip, yüzlerine “değişim” maskesi takmışlardı.
Bu ekip, Kılıçdaroğlu döneminde her türlü değişimin önünde çelik bir set oluşturdukları gibi, ondan sonraki dönemde de el çabukluğuyla hem partiye hakim oldular hem de örgütün tüm değişim umutlarını sandıklara gömdüler.
PM’de gözle görülür bir yenileşme getirmedikleri gibi, altı – yedi dönemdir Meclis’te milletvekili olanların bir sonraki seçimde de aday olmalarını, demokratikleştireceğiz sözü verip, daha da antidemokratik hâle getirdikleri tüzük kurultayında da kesinleştirmiş oldular.
Bunun anlamı çok açık: Özgür Özel, CHP’lilere meydan okuyor ve kendisini çepeçevre saran “bir azınlığın” mutluluğu için CHP’nin ve toplumun geleceğini çöpe atmayı göze alıyor.
CHP Genel Başkanı’nın söyleyecek hiç yeni bir sözü yok mu?
Son mitinglerinde hep aynı cümleleri tekrar eden Özel’in, kitlelere söyleyecek yeni bir şeyi kalmamış gibi görünüyor. Ne yazık ki, mobillize olan kitlelerin heyecanını artırmak adına söylemlerini sertleştirmeye devam ederken merkez seçmeni kaçıracağına dair yönelttiğim eleştiriler de güncelliğini koruyor.
Eğer Özel’in tek planı “irademiz İmamoğlu” mitingleri olacaksa, bu mitingler Özel’in İmamoğlu’na “Elimden gelen her şeyi yaptım; olmuyor” diyebilmesi için yeterli olacaktır.
Özel’e oldukça yakın bir milletvekilinin Özel ve İmamoğlu’nun karargâhı olan Halk Tv’de, İmamoğlu’nun avukatları aracılığıyla sanıklarla iletişim kurduğunu ve hangi dosyalara kimin nasıl çalışacağına dair talimatlar verdiğini “ifşâ etmesi” ve hemen akabinde o şüphelilerin farklı illerdeki cezaevlerine sevklerinin çıkması, İmamoğlu’nun “Elinden geleni yaptın Özgürcüm, tabii, adaylık senin hakkın” demesine yetecek midir?
Orasını hep birlikte göreceğiz. Ancak göreceğimiz başka şeyler de var. Örneğin Özel, “Atatürk” deyip alkış almakla stratejik hamleler yapmak arasında farklar olduğunu da, “dar çevre” baskısıyla geniş toplum kesimlerinin taleplerini yok saymanın anlamını da yakın zamanda deneyimleyecektir.
CHP’lilerdeki derin hayal kırıklığı
CHP’lilerle yaptığım görüşmelerde, partideki “korku eşiklerinin aşıldığını, cam duvarların yıkıldığını” gözlemleyebiliyorum. Örgüttekiler artık “bıçağın kemiğe dayandığını” söylüyorlar.
On yıldan uzun süredir dostlarım olan, her CHP kurultayında heyecanla yanıma gelen parti emekçileri, son kurultaya katılmak istemediklerini bana kalpleri sızlayarak söylediler.
İşin daha da hazin yanı; konuştuğum neredeyse tüm CHP’liler, Özgür Özel’in partiyi iktidara hazırlamadığını, kendini Cumhurbaşkanı adayı, etrafındaki “azınlığın” da partinin sahibi olacağı bir düzen inşa etmek istediklerini değerlendiriyorlar.
Her gün onlarca partiliyle yaptığım görüşmelerin gösterdiği istikamet çok açık… Derin bir hayal kırıklığı içerisindeler. Tutuklu gençlere asla sahip çıkılmayacağını düşündüklerini, Gezi’de hayatlarını kaybeden çocukların unutulduğuna işaret ederek anlatıyorlar.
Gezi’de hayatını kaybeden Abdullah Cömert, bu partinin bayraklarını asan gençlerdendi. CHP’nin yönetime gelen değişim ekibinin kurumsal olarak bu merhum genci andığını gören, duyan oldu mu?


Nasıl ki merhum CHP Gençlik Kolları Genel Sekreteri Ersin Çıldır, parti şehidi olarak Baykal döneminden beri tüm gençlik örgütlerinde rahmetle anılırken ismi yavaş yavaş unutturulmuşsa, Abdullah da unutturuldu.
Ama parti örgütünün hiç unutmadığını görüyorum.
Belli ki CHP’nin yönetiminin ortaya koyduğu irade ve söylemler, partililerin iradesini yansıtmıyor.
Tıpkı milletin iradesini yansıtmadığı gibi.
Ece Sevim, 14.04.2025, ecesevim.com
