Ankara’da süren dava, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nın “mutlak butlan” ile geçersiz sayılması ihtimalini önümüze koyuyor. Böyle bir karar çıkarsa, parti yönetiminin yeniden Kemal Kılıçdaroğlu’na teslim edilmesi gündeme gelecek.
Peki, bu olasılık çerçevesinde CHP’yi nasıl bir tablo bekliyor?
Özgür Özel’in olası mutlak butlan kararına karşı herhangi bir somut planı yok. Yalnızca sınırları belirsiz bir “teslim olmama” söylemine tutunuyor. Oysa böyle bir konuda varsayıma dayalı, yol ve yöntemi belirlenmemiş her adım Türkiye’yi ilgilendiren ciddi sorunlara yol açabilir.
Örneğin, Fransa’daki gelişmelerle birlikte ortaya çıkan orantısız güç görüntülerinin ya da Nepal’deki gelişmelerin rüzgârı kullanılarak, yabancı istihbarat örgütleri tarafından Türkiye’de de toplum anamuhalefet üzerinden harekete geçirilmek istenirse, Özgür Özel’in bu konudaki planı ne olacak?
CHP’deki iktidarını korumak için sokak çağrısı yapacak mı? Yoksa hukukun üstünlüğü ilkesine sığınarak itidalli mi davranacak?
Özel, 19 Mart’tan beri başına gelen sorunlarla anlık hamlelerle baş etmeye çalışıyor. Bu nedenle her problemi “hayati derecede önemli” olarak kodlayarak ele alıyor ve onu savuşturana kadar “yanlış beyanda bulunmak” dahil her yöntemi deniyor.
İstanbul İl Başkanlığı sürecinde yaşananlar da bunun göstergesi oldu. Önce en üst perdeden “mahkemenin kararını kabul etmeyiz” diyerek tansiyonu yükseltti, ardından da “burası artık il başkanlığı değil” diyerek yumuşak bir manevra ile kaybettiği gerçeğinin üstünü örtmeye çalıştı.
Oysa CHP’nin resmi olarak İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin oldu ve Sarıyer’deki binada görevine devam ediyor.
Özgür Özel’in hiçbir stratejisi yok
Peki, neden Özgür Özel anlık kararlarla hareket ediyor ve partinin hiçbir stratejisi yok?
Öncelikle Özel’in verdiği anlık kararlarda Ekrem İmamoğlu’nun yönlendirmelerinin oldukça etkili olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Örneğin, İstanbul İl Yönetiminde Gürsel Tekin ve eski CHP’li ilçe başkanları görevlendirildiği zaman Genel Merkez’le yeni yönetim arasında bir müzakere havası oluştuğunda Özgür Özel bir orta yol bulmaya meyilliydi. Ancak, Silivri’den “direneceksiniz” talimatı geldiğinde müzakere masasındaki tüm sandalyeler tekmelendi.
Daha önceki yazılarımda detaylı bir şekilde kaleme aldığım üzere, Özel’in İmamoğlu’nun vesayetinden kurtulması pek mümkün görünmediği için verdiği anlık kararlarında bile tutarlılığı sağlaması güç görünüyor. Kaldı ki bu noktada strateji kurmasını beklemek hayalperestlik olurdu.
CHP’de hiçbir karar kolektif akıl ile alınamıyor
CHP Genel Merkezi’nin atacağı tüm adımların Silivri’de yolsuzluk iddiasıyla tutuklu bulunan İmamoğlu’nun tekelinde bulunması, partide ihtiyaç duyulan kolektif aklı da ortadan kaldırmış durumda. Hiçbir önemli kararda CHP MYK’sının, Parti Meclisi’nin ya da Meclis Grubu’nun dahli bulunamıyor.
CHP’de tüm kararlar kapalı kapılar ardında alınıyor, sonra da tabana dayatılıyor. Zaten yönetimin de İmamoğlu’nun gölgesinde güneşlenen isimlerden olduğunu hesaba katarsak İmamoğlu’nun talimatnâmelerine aykırı bir görüşün çıkmasını beklemiyorum. Ancak geminin rotasının Silivri’den belirlenmesi, CHP tabanının bu durumdan rahatsızlık duymadığı anlamına gelmiyor.
Örneğin CHP Esenyurt İlçe kongresinde Özgür Özel’in ve Özgür Çelik’in açıkça desteklediği Hüseyin Ergin’in Cafer Çakmak karşısında kaybetmesi, parti tabanının Genel Merkez’e açık çek vermediğinin göstergelerinden biri oldu.
Parti örgütünün önemli bir kısmının CHP’yi mutlak başarısızlığa sürükleyen gidişattan duyduğu üzüntüyle ve sahipsizlik hissiyle sessiz bir protesto içine girerek baş etmeye çalıştığını Ulusal Kanal’da yayımlanan programda detaylı bir şekilde anlattım.
Aynı eylemlerden farklı sonuçlar bekleniyor
CHP tabanı, Özel’in anlık hamleler ile sorunlarla baş etmeyi hedeflediğinin ve başarısız sonuçlar alsa da aynı yöntemleri yeniden uygulamaya çalıştığının bilincinde. Örneğin, “kayyım tehdidi” gerekçesiyle Nisan ayında olağanüstü kurultay toplayıp, şimdi yeniden kayyım tehdidiyle bir olağanüstü kurultay daha toplamaya çalışması bu tespiti doğruluyor.
Görüştüğüm partililer haklı olarak “Madem olağanüstü kurultay kayyım tehdidini engellemedi, o halde yeni olağanüstü kurultay nasıl engelleyecek” diye soruyorlar.
Özel, aynı eylemlerde bulunup farklı sonuçlar beklemeyi mutlak butlan kararında da sürdürecek gibi görünüyor. Bunun sağlamasını yapmak için de İstanbul il örgütünde “il binasını teslim etmeyeceğiz, direneceğiz” dedikten sonra il binasını terk etmelerine bakabiliriz.
Ankara’da Kılıçdaroğlu yönetiminin görevi devralması hâlinde de “Genel Merkez’i teslim etmeyiz, direniriz” deyip, İstanbul’daki gibi başarısız olmaları oldukça güçlü bir ihtimal.
Partinin gençleri yerine, kendi çocuklarını polisin önüne sürebilirler mi?
Burada açıkça görüyoruz ki Özgür Özel, CHP tabanının partilerine olan aidiyetini, kendi iktidarı ve Ekrem İmamoğlu’nun çıkarları için seferber etmeye çalışıyor. Oysa bunun karşılığında gençlerin sağlığını, hayatını ve geleceğini riske atıyor.
Gerçekten direnmekten söz ediliyorsa, yalnızca partinin gençlik kollarını değil, milletvekillerinden belediye başkanlarına, onların eş ve çocuklarına kadar herkesin sahaya inmesi ya da Genel Merkez’de polisle karşı karşıya kalmalarını beklemek gerekir.
Oysa partililer, kendileri meydanlara davet edilirken, CHP’li yöneticilerin çocuklarını Saraçhane’de ya da İl binasının önünde göremediler.
Başkalarının evlatlarını ellerine limon vererek polisin önüne sürmenin ama kendi ailelerini tüm bu karmaşadan uzak tutarak koltuklarını korumaya çalışmanın hiçbir vicdanî gerekçesi olamayacağını parti tabanı çok iyi tespit ediyor.
CHP’nin marjinalleştirilmesinin sınırı ne olacak?
Bu süreçte Özel yönetiminin kuşkusuz pek çok hatası oldu. İstanbul’daki mahkeme kararını tanımamak bunların sonuncusuydu. Ancak Özgür Özel’in en büyük hatası olarak, tabanı hazırlamadan eylemselliği zorlamasını görebiliriz.
Parti Meclisi’nde tartışılmayan, il örgütlerine danışılmayan, kamuoyu araştırmalarıyla desteklenmeyen kararlar sosyal medyada trol ordularıyla parlatılıyor ve oluşturulmak istenen bu yapay baskı “parti örgütlerinin iradesiymiş” gibi kamuoyu önüne sunuluyor.
Ve bu hataların olası sonuçları analiz edildiğinde, karşılaşılabilecek sonuçların belirsizliği de yine örgütün kafasının karışmasına neden oluyor. Örneğin, mutlak butlan kararı çıkıp da Kılıçdaroğlu’na parti yönetimi teslim edildiği takdirde, Özel’in işaret ettiği direnişin sınırları ne olacak, kimse bilmiyor.
Özel, İstanbul’da olduğu gibi, tüm partiyi polise karşı etten duvar oluşturarak kendilerine sahip çıkmaları için Genel Merkez’e mi davet edecek? Polisin elinde Genel Merkez’in haksız işgalinin önüne geçilmesine yönelik bir emir olduktan sonra yasal olmayan şekilde partililerin binada konuşlanıp polis müdahalesine maruz kalmaları mı istenecek örneğin?
Daha da ötesi, Saraçhane sürecindeki gibi ülke genelinde sokak çağrıları mı yapılacak? Daha ne kadar ileri gidilebilecek mesela, insanlara mahkeme kararlarına karşı silahlanmaları, dağa çıkmaları mı tavsiye edilecek? CHP’yi marjinalleştirmenin sınırları nereye kadar gidecek?
Özel bu sonuçlarla yüzleşmek istemese bile, Silivri’den “aykırı çıkışlar” gelirse eğer süreci nasıl güvenli bir şekilde yönetebilecek?
Bunun cevabının Özel’in kendinde bile olmadığını tahmin etmek için alim olmaya gerek yok.
Genel Merkez’e göre “Ya İmamoğlu’ndan yanasın ya Ak Partilisin”
Özgür Özel – Ekrem İmamoğlu ikilisinin 19 Mart’tan beri inşâ ettikleri tek söylem “Erdoğan İmamoğlu’ndan korkuyor, CHP’nin muhalefet tarzı AK Parti’yi korkutuyor” iddiası oldu.
“Erdoğan korkuyor” söylemi, ilk olarak Fatih Altaylı’nın dillendirmesiyle, CHP tabanını bir arada tutan yegâne değer olan “Erdoğan karşıtlığı” üstüne oluşturuldu ve yolsuzluk iddialarının üstünü örtebilmek, tartışmaların yönünü değiştirebilmek için üretildi.
Oysa bu söylemin mantık zemininde bir noktaya oturmadığı, Özel ve yönetim kadrosunun Cumhur ittifakının liderleri ile yüz yüze geldikleri her platformda el pençe divan poz vermelerinden de anlaşılabiliyor.
Hatta bilakis, Özel’in liderliği Erdoğan’ın gündeminde hiçbir zaman birinci sırada yer almadı. Özel, her ne kadar Erdoğan tarafından muhatap alınabilmek için uğraşsa da, Erdoğan anamuhalefet üstüne konuşmak istediğinde bile, uzun bir dönem boyunca Özgür Özel’in ismini dahi ağzına almadı.
“Erdoğan korkuyor” söyleminin alt versiyonu da İmamoğlu-Özel ikilisinin çizdiği rotanın dışında söylemlerde bulunan herkesin AKP’li ilân edilmesi şeklinde karşımıza çıkıyor.
Bu nedenle kırk yıllık CHP’li Gürsel Tekin, “Ben Aziz İhsan Aktaşların, Ertan Yıldızların arkadaşı değilim” dediği için Özel yönetimi tarafından bir günde “Ak Partili” ilân ediliveriyor.
Kılıçdaroğlu’nun olası mutlak butlan kararını reddetmesini isteyen Genel Merkez yönetimi, kendilerini destekleyen medyadaki PR uzmanları ve sosyal medyadaki troll ağları aracılığıyla hem yoğun bir baskı uyguluyor hem de parti tabanına yönelik güçlü bir algı yönetimi yapıyor. Ancak bu manipülasyonun tek hedefi parti tabanı değil.
Mutlak butlan kararına yönelik toplumsal tepkiyi yönetmek isteyen CHP Genel Merkezi, iki ayrı hedef kitleye yönelik de söylem üretiyor. CHP’nin dışında kalan, Cumhur İttifakı’na muhalif kesimlere, “AK Parti cuntasına karşı demokrasiyi savunuyoruz” mesajı veriliyor. Böylece tartışmanın merkezine “CHP yönetimi hileyle ele geçirildi” iddiası değil, “Erdoğan’a direndikleri için görevden alındılar” söylemi yerleştirilmek isteniyor.
Cumhur İttifakı tabanına ise farklı bir hikâye anlatılıyor. Onlara, yaşananların bir “CHP içi iktidar kavgası” olduğu mesajı empoze ediliyor. Bu amaçla MHP’nin tartışmalı kongre süreciyle paralellik kuruluyor, medya ve bazı Cumhur İttifakı unsurlarıyla yürütülen arka kapı diplomasisiyle bu algı güçlendiriliyor. Böylece hem “sivil siyasetin para ve menfaat ilişkileriyle şekillenmesi” tartışmasının önüne geçiliyor hem de İBB soruşturmasındaki iddialar tamamen gölgede bırakılıyor.
Bu söylemlerin merkezinde ise İBB soruşturmasında ortaya koyulan iddiaların konuşulmasının önüne geçilerek topyekün reddedilmesi ve bilhassa Kılıçdaroğlu’nun “şeytanlaştırarak” koltukların korunması motivasyonu yer alıyor.
Dolayısıyla Özel yönetimi, AK Partili ve MHP’li isimlerle görüşerek mutlak butlan kararının çıkmaması için yargıya müdahalede bulunmalarını arzu ederken karar çıkar ve Kılıçdaroğlu görevi devralırsa onu “Ak Partili” olmakla itham etmeye hazırlanıyor.
Sera Kadıgil haysiyet cellatlığına nasıl sessiz kalabiliyor?
TİP gibi sosyalist tabanlı bazı partiler ve küçük yapılanmalar da her önemli konuda gerçekçi bir analiz yapabilme imkânından uzağa düştükleri gibi, bu meselede de İmamoğlu-Özel ikilisinin çizdiği rotayı sorgulamadan sahiplenip, bu söylemin dışına düşen herkesi AK Parti ile aynı tarafta olarak etiketliyorlar.
Bu bağlamda TİP’in resmi sosyal medya hesabından CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in fotoğrafı, üzerine “çürümüş bir şeyler var” notu düşülerek, “Haysiyetini menfaatine ezdirenler!” etiketiyle paylaşıldı.

Gürsel Tekin’in Özgür Özel’in sert sözlerine yönelik olarak “Ben onun ağabeyiyim, hakkımı helâl etmiyorum” şeklindeki ifadelerinden aslında Özel kadar TİP’in de nasiplenmesi gerekiyor.
Politik analizin yapılamadığı fraksiyonlarda, konu kişisel ilişkilerle örülecek bir hak-hukuk meselesi üzerinden ele alınacaksa, TİP’in unsurlarının CHP’deki geçmişlerine de göz atmamız lâzım gelecek.
TİP’in tutumunu CHP Genel Merkezi ile kurdukları özel ilişki nedeniyle öngörülebilir değerlendirmekle birlikte, bu hususta başka bir CHP kurultayındaki kişisel tanıklığımı anımsayınca, Gürsel Tekin’in mahkeme kararıyla kendine tevdî edilen görevi kabul etmesini “haysiyetini menfaatine ezdirmek” gibi sert bir dille ifade edenlerin, siyasetteki varoluş hikayelerini düşünerek, hiçbir vefâ duygusunun da devrede olmayışına hayret ediyor insan.
TİP’in içinde kimsenin değilse bile, bugün TİP’in İstanbul Milletvekili olan Sera Kadıgil’in yol arkadaşlarına “arkadaşlar bu cümle biraz ağır olmamış mı” diye sormasını beklerdim. Neden böyle düşündüğümü, şu kısa anektotta anlatmaya çalışayım.
CHP’nin eski kurultaylarından birinde, şu anda siyasetin dışında olduğu için ismini vermeyeceğim CHP Kadın Kollarından bir yönetici partiliyle birlikte çay içip sohbet ediyorduk.
Biz sohbet ederken şu anda CHP’nin Ankara milletvekilliği görevini üstlenmiş olan Deniz Demir yanımıza geldi, o zaman partinin gençlik kollarındaydı. Deniz, yanımdaki yöneticiye hayli telaşlı bir şekilde “Abla, beni Gürsel abi gönderdi. Kemal Bey’in anahtar listesinde cinsiyet kotasını doldurabilmek için acil olarak kadın bir partili isme ihtiyacımız var. Kimi yazalım?” diye sordu.
Yönetici de “Bizim Sera var” dedi. Sera’yı aradı, hızlıca Kemal Bey’in PM listesine yazılacağını ve Ankara’ya kurtultaya gelmesi gerektiğini söyledi. Sera da “Oyuncu Sendikası’nda önemli bir toplantı var, zaten beni yazmazlar, gelmeyeyim” dedi. Yönetici ısrarcı olunca Kılıçdaroğlu’nun listesinde ismi yer aldı ve ilk kez CHP’den Parti Meclisi üyesi seçildi.
Sera’yı o an henüz tanımadığım ve yöneticinin ne kadar nitelikli bir parti üyesi olduğunu bildiğim için dostâne bir şekilde “neden kendi ismini önermedin” diye sorduğumda, asla böyle bir şey yapmayacağını ve bu duruşunun “haysiyet” meselesi olduğunu, Sera’nın da çok yetkin bir isim olduğunu anlattı.
Hikâyedeki tarafların hepsi hayatta. CHP’de listelerin bu şekilde belirlenmesi senelerdir eleştirdiğim bir yöntem. Ama o zamanlar bile KİPTAŞ’tan evlerin dağıtılacağı, Ankara’nın neon ışıklı taşra eğlence mekânlarında bin dolara delegelerin oyunun satılacağı hiçbirimizin aklına gelmezdi.
Sera’nın siyasi yolculuğundaki en önemli tuğla, benim de gözümün önünde cereyan ettiği üzere Gürsel Tekin’in onu Kemal Kılıçdaroğlu’nun anahtar listesine yazması ile örülmüştü. Ardından CHP’den milletvekili oldu ve yolculuğuna TİP’te devam etti. Özgür Özel, CHP’den AK Parti’ye geçenler için “CHP’lilerin kendilerine verdiği oylara ihanet ettiler” diyerek eleştiriler yöneltirken, Sera’nın TİP’e geçişi için hiç bu söylemlerde bulunmadı.
Sera kişisel hikâyesinde CHP’nin dışına çıkmış olsa da, siyaseten kendini var eden Gürsel Tekin’in haysiyetine yönelik kurulan bu cümlenin milletvekili olduğu TİP’in kurumsal hesabından paylaşılmasını içine sindiriyorsa ve kendine yakıştırıyorsa eğer söylenecek hiçbir şey yok demektir.
Özgür Özel’in kader çizgisi Selahattin Demirtaş’ınkiyle kesişebilir
Yeniden 15 Eylül’e dönelim. Peki, Kılıçdaroğlu mutlak-butlan kararının çıkması durumunda troll ağının “görevi kabul edenler AK Partilidir” söylemlerini elinin tersiyle iterse ne olacak?
Kılıçdaroğlu’nun üretilen bu söylemlerin etkisine kapılmaması ve CHP’nin dümeninin başına geçmesi durumunda, Genel Merkez yönetiminin CHP’deki koltuklarını korumaları ya da Özel-İmamoğlu ikilisinin kurması muhtemel yeni partiye olabildiğince çok CHP’liyi götürebilmeleri için tek umudu, gençleri polisin önüne atmak olabilir.
Bu olasılık dahilinde ve Genel Merkez’e güvenlik güçlerinin girdiği senaryoda, vedanın daha da gösterişli olabilmesi için, yaşanabilecek olası şiddet içerikli görüntülerin basına servis edilmesi ve parti tabanında doğması arzulanan öfkenin Kılıçdaroğlu’na yöneltilmesi gerekecektir.
Oysa bu senaryoda Özel’in strateji sandığı şey, aslında yalnızca dilek tutmaktan ibaret. Kılıçdaroğlu troll saldırılarına dayanamaz ve mahkemeye “Hayır, ben hileli bir şekilde görevimden edilmedim, bu nedenle istifa ediyorum” der ve bu yolla koltuklar korunur diye ümit ediliyor.
Ancak Özel’in dilek tutmaktan daha fazlasını yapmaya ihtiyacı var.
Zirâ gidişat kötü bir havaya işaret ediyor. İmamoğlu’nun şahsi kanalı gibi yayın yapılan televizyonlarda “Alevilerin haini çoktur” gibi provokatif sözlerin dile getirilmesi elbette ki tesadüf değil. Amacın toplumsal fay hatlarını tetiklemek olduğu gün gibi ortada.
Bu nedenle Özgür Özel’in olası sokak çağrısı, tarihî bir hataya dönüşebilir. Özel kendini, 6–8 Ekim olaylarının gölgesinden kurtulamayan Selahattin Demirtaş’ın kaderiyle aynı çizgide bulabilir.
6-8 Ekim olayları sırasında Erdoğan’ı Kobani’ye giden bir silah koridoru açması için zorlamayı hedefleyen HDP yönetimi, Demirtaş’ın öncülüğünde sokak çağrısı yaptığında yurt geneline yayılan eylemler yapılmış, eylemler ölümle sonuçlanmış, Dolmabahçe mutabakatı askıya alınmış, Demirtaş ve pek çok milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılarak cezaevine gönderilmişlerdi.
İmamoğlu’nun “İstinaf benim hakkımda olumsuz bir karar versin, bu iktidar Yargıtay’daki kararın sonuçlandığı göremeden gider. Bu millet ayağa kalkar bak” sözlerini hatırlarsak eğer Silivri’nin beklentisinin ne yönde olacağını kestirmek güç değil. Zirâ mutlak butlan kararı İmamoğlu için bir varlık-yokluk meselesi olacak.
Özgür Özel’in sokak çağrısı yapması halinde küçük ama etkili marjinal sol gruplar uluslararası konjonktürden güç alarak kaosu körükleyebilir, yabancı istihbarat örgütleri de bu çatışmayı büyütmek için fırsat kollayabilir.
Böyle bir tabloda, eğer her şey için çok geç kalınmamışsa ve Özel gerçekleri görmeye başlarsa, son bir hamle olarak hukukun üstünlüğüne olan inancını açıkça dile getirmesi en doğru yol olabilir. Kaos ihtimalini devre dışı bırakmak için ise MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın toplumsal hazırlıkların tamamında etkin rol alması gerekir ki bunu layıkıyla yapacağına güveniyorum. Umarım Özel, kendini akışa kaptırıp da tüm şansları heba etmez.
Tüm sorumluluk Özel – İmamoğlu ikilisinde
Mutlak butlan kararıyla Kılıçdaroğlu’nun dönüşü, hileyle elinden alınmış başkanlığın mahkeme tarafından tescili olacaktır. Üstelik bu sürecin azmettiricileri bugün yolsuzluk suçlamalarıyla cezaevinde bulunuyor.
Bu karar çıkarsa eğer, yerel yönetimler üzerinden finanse edilerek CHP’yi ele geçiren kliğin tasfiye edilmesi adına oldukça güçlü bir adım atılmış olacak.
Öyleyse mesele, ehemmiyeti anlaşılmayan çeverelerce “bir olağan kurultayda sonucu beğenmeyen partililerin kendi içlerinde verdikleri bir koltuk mücadelesi” değil; CHP’nin sistem içindeki meşruiyetinin devam edip etmeyeceği ve sivil siyasetin devamlılığı için partilerin para ve menfaat ile satın alınarak ele geçirilip geçirilemeyeceğine yönelik nasıl bir çizgide durulacağını seçmekle ilgilidir.
Bu kadar hayati bir konuda sivil siyasetin dayandığı meşruiyet de CHP’nin marjinal bir çizgiden kurtularak hukukun üstünlüğüne sığınması ile gerçekleşecektir.
Burada Kılıçdaroğlu’na düşen sorumluluk, on üç yıl süren CHP Genel Başkanlığı görevinde üstlendiği tutarlı çizgiyi sürdürerek, belediyeler üzerinden siyasetin dizayn edilmesine karşı yürüttüğü mücadelenin gereğini yapmak ve kendi yönetiminden hile ile çalınan dümeni doğabilecek en az zararla yeniden ele alarak partinin sırtındaki hançlerleri temizlemektir.
Pazartesiden itibaren doğabilecek tüm olumsuz ihtimallerdeki sorumluluk ise, yalnızca Özgür Özel – Ekrem İmamoğlu ikilisinin omuzlarında olacaktır.
Bu nedenle yakın tarihten ibret alınarak, Türkiye’de sivil siyasetin “15 Eylül olaylarına” dönüşecek bir kaos sürecine sürüklenmemesi için, ceketinde bir rozet taşıyan herkesin kuracağı her cümleden evvel üç kere düşünmesi lazım gelecektir.
Ece Sevim, 14.10.2025, ecesevim.com


