Nisan 19, 2025
Cumhuriyet Halk Partisi

CHP’yi yöneten “klik”, neden demokratik bir program yazamaz?

Yazıyı paylaş

Sol, sosyal demokrat ya da işçi partilerinin Soğuk Savaş sonrası içine düştüğü “entelektüel yetersizlik” sorunu hız kesmeden devam ediyor. Aslında CHP’nin Türkiye’de yaşadığı sorunların tamamı, dönemsel başarılarına rağmen, İngiliz İşçi Partisi’nde de Alman SPD’de de baş gösteriyor.

Son 25 yılda, İngiliz İşçi Partisi, muhafazakârlar karşısında güç kaybetmeye devam ederken, Alman SPD’nin durumu çok daha vahim. Zirâ aşırı sağ olarak tanımlanan AfD hem kendi oylarını artırıyor hem de AfD’nin oluşturduğu iklim, Hristiyan Demokratların güçlerini konsolide etmelerine imkân veriyor.

Tüm dünyada sağın, radikal sağın ya da popülist yapıların bu derece ilgi çekmesinin en temel sebeplerinden biri; köklü sol, sosyal demokrat ya da işçi partilerinin hiç ama hiç bir “yeni söz” söyleyememesi, halka umut verecek bir hedefi ortaya koyamaması olarak karşımıza çıkıyor.

Belki de son iki yüzyılda ilk kez, kendi anne babalarından çok daha yüksek eğitim seviyesine sahip olan nesiller, hem onlardan çok daha düşük yaşam standartlarında yaşıyorlar hem de barınma, ulaşım gibi temel ihtiyaçlara sahip olabileceklerine dair tüm umutlarını da kaybediyorlar.

Bu durum, “acil cevaplara ve acil çözümlere” duyulan ihtiyacı zirveye çıkarırken, her rengiyle sol partilerin dolduramadığı boşluğu radikal – popülist partiler “basit cevaplarla” dolduruyorlar.

Elbette popülist partilerin “göçmenleri gönderelim, her sorun bitecek” söylemi bir “kutsal çözüm” değil. Zaten oy verenler de göçmenler gidince banka hesaplarındaki bakiyenin eksiden altı haneli rakamlara dönmeyeceğinin farkındalar. Ancak yine de bir protesto yöntemi olarak, ‘kurulu düzenin partilerine’ en ön cepheden saldıran radikal partileri tercih ediyorlar.

Bir başka deyişle, örneğin Alman AfD, muhteşem çözümler sunduğu için değil, Alman SPD makul çözümler üretemediği için oy alıyor. Seçmenler, “geçmişi temsil eden ve bugünkü sorunların sorumlusu” olarak gördükleri partilere meydan okuyan yeni oluşumlara oy veriyorlar.

Bazı okuyucularım hemen İmamoğlu’nun AKP’yi yenip İBB’yi aldığını söyleyeceklerdir ancak bu tekil örnek de, CHP’nin yerel seçimlerde pek çok belediyeyi alması da “solun üretemediği cevaplar sebebiyle halkın protesto anlamında sağ radikal partilere oy verdiği gerçeğini değiştirmiyor. Bunlar başka konular ama yine de biraz değineyim.

Her ne kadar yerel seçimlerle genel seçimlerin dinamikleri aynı olmasa da ve dönemsel sorunlar farklı olsa da zaman zaman iktidar partileri de “protesto edilerek” cezalandırılabilir. Türkiye’de bu durumun en tipik örneği Ekrem İmamoğlu’nun İBB Başkanlığı yarışını kazanmasıydı. 

O günün koşullarında iktidara yönelen “sınırlı tepki” pek çok başka dönemsel unsurla birleştiği için sonuç farklı olmuştu. Ayrıca seçim kampanyasını yöneten ekibin başındaki Necati Özkan’da yazdığı kitapta başarının sebebi olarak “CHP’yi ve örgütü” değil, CHP dışında oluşturdukları alternatif yapıları gösteriyordu.

İmamoğlu ekibi, o yarışta adaylığa enerjisi ve hevesi olmayan AKP’li Binali Yıldırım’ı “eski”, Ekrem İmamoğlu’nu da “yeni” nesil siyasetçi şeklinde konumlandırmışlardı. Seçmen de kötüleşen ekonomiye, artan sorunlara cevabı yerel seçimler üzerinden vermişti. Zirâ biliyoruz ki, Erdoğan’ın karizmatik liderliğindeki AKP’nin genel seçim performansı her zaman yerel seçim performansının üzerinde olmuştur.   

Yani o yerel seçimde, İmamoğlu ekibi tarafından Binali Yıldırım’ın geçmişte üstlendiği görevlerde elde ettiği tecrübelerden ve ortaya koyduğu hizmetlerden gelen avantajlı durumu, “geçmişi temsil eden ve bugünkü sorunların sorumluluğunu yüklenen” bir konumlama ile değiştirilmiş, bu yapının temsilcisine meydan okuyan bir noktaya yerleştirilen İmamoğlu’nun İstanbul’u kazanması sağlanmıştı. 

Ancak konumuz şu anda yerel seçimler ya da İmamoğlu’na İBB’yi kazandıran koşullar olmadığı için biz asıl konumuz olan “bir protesto biçimi olarak eski ama cevap üretmeyen partiler yerine radikal partilere oy verme” davranışına, yani “aykırı davranma” eğilimine dönelim.

Bugün Zafer Partisi’ne yönelen ilgi ve desteğin artmasını da bu açıdan değerlendirmek doğru olacaktır diye inanıyorum. Zafer Partisi’nin seçmene “göçmen karşıtlığı” dışında çok altı dolu bir program ya da yetkin bir kadro sunmadığı düşünülürse, içinde bulunulan durumdan memnun olmayan geniş halk kitlelerinin “düzeni protesto etmek” için Zafer Partisi’ne yöneldiğini kabul edebiliriz.

Ancak bu protesto eğilimini tek taraflı bir “iktidar” protestosu olarak yorumlamak eksik olacaktır. Bu aynı zamanda seçmenin hiçbir sorununa çözüm, sorusuna cevap üretmeyen CHP’nin de protesto edilmesi anlamını da taşıyor mutlaka.

Yani Türkiye’de CHP, Almanya’da SPD; günün ihtiyaçlarına uygun cevaplar üretemediği için “protesto ediliyorlar” ve Zafer Partisi gibi yeni kurulan partiler de bu sayede oy oranlarını yükseltiyorlar.

Bu anlamda CHP’nin çaresizliği dünyadaki pek çok kardeş partisinin çaresizliğiyle aynı. İster Almanya’ya gidin, ister Fransa’ya, sonuç aynı olacaktır. Geniş toplum kesimlerinin basit sorunlarına çözüm önermeyen her eski parti “protesto edilecek” ve radikal partilere oy verilecektir. Zirâ bahse konu partiler çok uzun zamandır entelektüel üretimden kopmuştur ve kendilerini tekrar etmektedir. 

Bu konuyu ele almamın elbette bir sebebi var. 

Geçtiğimiz günlerde ilgiyle izlediğim TGRT Haber’deki Taksim Meydanı programında, gazeteci Gürkan Hacır’ın konuklardan Sayın Mücahit Birinci ve Mustafa Ertekin, Özgür Özel’in “yeni şeyler söylemediği” tespitlerini yapınca, CHP’li Barış Yarkadaş, bir kulis bilgisi paylaşarak CHP’nin Mayıs ayından başlayarak “parti programını” yeniden yazacağını, bunun da halkçı bir program olacağını söyledi.

Elbette bu kulis bilgisi oldukça dikkatimi çekti. Çünkü ben de son yazımda bu konuyu ele almış ve Özgür Özel’in liderliğindeki CHP’nin, hâlâ 2008’de yazılan program çerçevesinde partiyi yönetmeye devam etmesini eleştirmiştim.

Barış Yarkadaş’ın paylaştığı kulis bilgisine ben sahip değilim. Yani, CHP’nin böyle bir niyeti var mı yok mu bilmiyorum, resmi bir açıklama da yapılmadı bununla ilgili. Ancak, partiyi çok iyi tanıyan ve yıllarca pek çok önemli kulis haberine imza atan sevgili Barış’ın aktardığı bu haberi doğru kabul ederek, bu konudaki kanaatimi önden paylaşmak istiyorum.

Özgür Özel’in ve onun etrafını saran ‘kliğin’ tüm CHP örgütlerini işin içine katarak, demokratik katılımlı bir “program” hazırlamasının ve bu programın geniş kitlelerde heyecan yaratmasının “imkânsız” olduğunu düşünüyorum.

Bu düşüncemin ilk gerekçesinin, öncelikle Özgür Özel’i çepeçevre saran “kliğin” demokrasi anlayışıyla ilgili olduğunu belirtmeliyim. Bugüne kadar karşılaşılan her sorunu, “kapalı kapılar” ardında çözmeyi ve kamuoyunu da “troll çeteleri” üzerinden denetim altında tutmayı bir yöntem olarak seçen bu “klikten” demokratik katılımla bir “program” hazırlamalarını beklemek pek de gerçekçi olmazdı.

Zirâ siyasi mevcudiyetlerinin yegâne sebebi olan Genel Başkanlarını “Zoom toplantılarında” nasıl hançerleyeceklerini konuşan, o kurultayda delegenin irâdesine hile karıştırıldığı iddialarıyla partinin isminin şaibe gibi bir utanç ile mahkeme salonlarında tartışılmasına neden olan, “partiye kayyım gelecek yalanıyla” henüz içeriği boş olan bir dava bahane edilerek oldu-bitti bir olağanüstü kurultay toplayan ve orada da örgüte önce blok liste sonra da anahtar liste dayatarak tek adamlıklarını tesis eden, kurultayı delegelerden başka kimsenin giremeyeceği bir salonda yaparak anahtar liste dışındaki her CHP’linin PM adaylığı için yarışmasını engelleyen, bu tiyatronun tarihe düşmesini engellemek için basını da bu oldu-bitti kurultay salonuna almayan, genel başkanlık yarışı için aday olmaya yeter imzayı toplayan Berhan Şimşek’in kürsüde kendilerine meydan okumasından çekindikleri için adaylığının önüne set koyan bir “kliğin” yönetim anlayışından “demokratik” ve “kendilerinden başkalarının sorunlarını çözmeye yönelik” bir program çıkmasını bekleyemezsiniz.

Zaten bu “klik” eğer bir program yenilemesi yapacaksa, bu programın taslağı, muhtemelen konusu açılır açılmaz, birilerine “ücreti mukabilinde” sipariş verilmiştir ve hazırlanan program taslağının da “el kaldırın – el indirin” yaklaşımıyla CHP’ye dayatılması planlanmıştır. 

Evet, bu “klikten” demokratik katılımla bir “program” hazırlamasını beklemek pek de gerçekçi olmazdı; zirâ Özgür Özel’in ve etrafını çelik duvarlarla saran “kliğin” profillerini analiz ettiğimizde de bunun için yeterli donanıma sahip olmadıklarını ilk bakışta görmek mümkün.

Oysa CHP’nin, özellikle tam da böyle bir dönemde, toplumun gerçek ihtiyaçlarına cevap verebilecek, demokratik bir programa ihtiyacı var. Bunu da toplumu tanıyan, sorunları doğru yerden teşhis ve analiz edebilen, buna yönelik çözüm önerilerini de tabandan başlayarak merkeze yayılan bir siyaset anlayışıyla ortaya koyabilecek bir anlayışla yürütebilecek bir örgüt gerçekleştirebilir ancak.

Bilinir ki, çağ açıp, çağ kapatacak fikirlerin üretilmesi için ilk şart “bir ideale” sahip olunmasıdır. Büyük fikirler, o fikirleri üreten “yüksek inanca” sahip insanlar tarafından sahiplenilip aktarıldığında, başkaları tarafından da benimsenebilir.

Eğer uğruna her bedeli ödemeyi göze alınacak inançları, fikirleri olmayan insanlardan söz ediyorsak, -ki o insanlar sadece “sıradan” fikirler üretebilir- sıradan fikirlerin çağ açamayacağını, çağları kapatamayacağını, kitleleri ortak amaçların ve hedeflerin peşinden sürükleyemeyeceğini de söylememiz gerekir.

O hâlde, CHP’yi yöneten “klik” acaba “bir büyük fikre, duyguya, inanca sahip mi?” diye sormak gerekir, ki buna “maalesef hayır”dan başka verilecek bir cevap bulamayız.

Ziyâ Paşa, “âinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der ki, CHP’deki yönetici “kliğin” pek de “idealist” insanlardan oluşmadığını söylemek için âlim olmaya ihtiyaç yok. Aksine, “halka rağmen, kendi grup çıkarlarına” odaklanan bir anlayışla karşı karşıyayız.

Tabii ki böyle düşünmemin nedenleri yalnızca yukarıda saydığım gerekçelerden ibaret değil. Özgür Özel’in ve onun etrafını saran ‘kliğin’ tüm CHP örgütlerini işin içine katarak, demokratik katılımlı bir “program” hazırlaması ve programın geniş kitlelerde heyecan yaratmasının “imkânsız” olduğunu düşünmemin bir diğer sebebi de, yirmi üç yıllık AKP iktidarına karşı CHP’nin üst yönetiminin siyaset yapma biçimini yakından takip etmemle ilgili.

AKP geçen bunca zaman içinde, sadece kendi tabanının “neyi, nasıl” düşüneceğini ortaya koymadı, aynı zamanda ana muhalefet olarak CHP üst yönetiminin de “neyi, nasıl” düşüneceğini belirleme noktasına ulaştı.

Yirmi üç yılda gördük ki, CHP üst yönetimi, AKP’nin gündemi dışında gündem, AKP’nin söylemi dışında söylem bilmiyor. Daha kötüsü, bunu hayâl dahi edemiyor!

Bu sözlerimin CHP’ye gönül veren fedakâr tabanını, çok sevgili dostlarımı rahatsız ettiğini biliyorum ama yıllarını bu mücadeleye vermiş biri olarak, CHP tabanını kandırmak yerine, yarın daha fazla üzülmememiz için, onları bugünden üzmeyi tercih ediyorum.

Evet, CHP tabanını uyararak, huzursuz ederek gerçeği görmelerine katkı sunmayı tercih ediyorum. Bu yüzden, son yirmi üç yıldır yapıldığı gibi, “sadece AKP’yi eleştirmenin ya da Erdoğan ne diyorsa tersini söylemenin” çıkmaz bir sokak olduğunu görüyor, biliyorum. Bu yol CHP’yi fikirleri konuşmaktan ve toplumun gerçek sorunlarına elle tutulur çözümleri üretmekten uzaklaştırarak, “Erdoğan karşıtlığı kolaycılığında” bir konfor sağlayan ve sonucu itibariyle CHP’yi bu kısır döngüye hapseden yöneticilerinin koltuklarını sağlamlaştırırken partiye seçim kaybettiren yol oldu sadece.

CHP, tüm benliğiyle AKP’yi referans aldıkça hiç bir zaman iktidar olamayacağı gibi halkın umudu da olamaz bu hâliyle ne yazık ki. Çünkü AKP, yirmi üç yıldır sadece iktidar partisi değildir, aynı zamanda yarattığı hegemonya ile CHP’nin fikri prangasıdır. CHP prangalarından kurtulmadığı müddetçe asla ve asla AKP’nin alternatifi olamayacaktır. 

Tüm süreci değerlendirdiğimde, CHP’nin kutuplaştırma siyaseti dışında bir yol bulamayacağını görüyorum. Zirâ kutuplaşma, CHP’nin en büyük konfor alanı olmuş durumda. AKP-CHP kavgası ne kadar sertleşirse, CHP üst yönetimi o kadar rahat olacaktır çünkü fedakar CHP tabanına dönüp: “Atatürk’ün partisine saldırıyorlar! Yardıma gelin!” diyecek, toplumun sorunlarına gerçek çözümleri üretemediklerinden dolayı alamadıkları alkışları, bir zamanlar Özgür Özel’in SODEV’de eleştirdiği gibi “Atatürk” diyerek toplayacaktır. Bu konforlu olandır; zor olansa “cevap üretmektir.”

O hâlde Avrupa’daki sol, sosyal demokrat ve işçi partilerinin de cevap üretemediği o basit sorulardan birkaç örnek vererek CHP üst yönetimine katkı vermiş olayım:

Türkiye’de insanlar nasıl ev sahibi olacaklar? Nasıl evlenecekler? Çocuklarına hangi parayla gelecek sağlayacaklar? Nasıl onlara milyonlarca lira harcamadan iyi eğitim aldıracaklar?

Yaklaşık dokuz milyon üniversite öğrencisi mezun olunca nerede çalışacak? Kim, ne kadar maaş alacak ve ailesini huzur içinde yaşatacak?

Zenginle fakir arasında bu kadar derin farklar varken “göreceli yoksulluk” nasıl aşılacak? İnsanlar mutlu olmak için kimi, hangi sınıfı, hangi yaşam standardını referans alacak?

Adalet nasıl sağlanacak? Örneğin, 15 yaşında vahşice öldürülen Mattia Ahmet Minguzzi’nin acılı ailesini “tehditlerden” kim koruyacak? O küçücük çocuğun mezarına nasıl sahip çıkılacak?

İşsizlik nasıl engellenecek? Asgari ücretle yaşamak kader olmaktan nasıl çıkarılacak?

Emekliler ne zaman torunlarına harçlık vermeye başlayacak? Türk çocuğu ne zaman vize almak istediğinde üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görmeyecek? Ne zaman bir ailenin tatil yapması lüks tüketimden sayılmayacak?

Sorular sonsuza kadar uzatılabilir. Siz benden daha doğru soruları da sorabilirsiniz. Zirâ tüm bunlar “hayatın” içinden gelen sorular. Bizim sorunlarımız. Zaten işin bu kadar çetrefilli olmasının nedeni de burada saklı. Bu basit sorulara altı dolu, gerçekçi ve inanılır cevaplar bulunamadığı için eski partiler tüm dünyada oy kaybediyor ve kitleler onları protesto etmek için aşırı sağdaki ya da karşılarındaki partilere oy veriyorlar.

Bakalım Özgür Özel, CHP için yeni bir programı tabanla birlikte oluşturabilecek mi? Partinin mahalle örgütlerine kadar yayılan bir fikir tartışması yürütülüp de program kurultayında tüm partinin temsilcilerinin bu fikirleri kürsüden konuşularak tartışmaya açılacak; oylanacak mı? Yenilikçi ve halkçı görüşleri, “partimiz her konuda sizlerle birlikte, sizler için bunları düşünüyor ve hayata geçirecek” diyerek ortaya koyabilecek ve AKP’nin takipçisi olma konumundan uzaklaşarak, topluma gerçek bir iktidar vadedecek mi?

Yoksa CHP’yi yöneten “klik” tarafından ücreti mukâbilinde yazdırılacak bir programla, fedakâr CHP tabanı bir kez daha “şimdi hassas dönemlerden geçiyoruz” denilerek susturulup, itaat etmesi mi istenecek?

Kamplaşma siyasetiyle gitgide radikalleşerek merkez seçmeni Erdoğan’a kaptıran CHP, parti örgütüyle birlikte demokratik bir program hazırlayarak radikal – popülist partilere yönelen kitleyi yakalamayı hedefleyecek mi?

Yoksa CHP’yi yöneten “klik”, seçmeni kaybederek gireceği erken seçimi sadece şaibe iddialarıyla oturdukları koltuklarını meşrulaştırmak için mi istiyor?

Hep birlikte göreceğiz.


Ece Sevim, 19.04.2025, ecesevim.com

Yazıyı paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir