Türk medyası, çeyrek asrı aşkın bir süredir benimsediği çizgiden ilk kez bu denli radikal bir sapma gösteriyor. Son birkaç ayda giderek keskinleşen bu dönüşüm, yalnızca politik sahnede değil, toplumsal dokuda da izlerini bırakan bir kamplaşmanın medyaya düşen gölgesi gibi.
Bu kırılmayı anlayabilmek için önce adı konmamış bir dönüşümü tanımlamamız gerekir: Kurulduğundan beri Türkiye’de genel ve yerel seçimlerde galibiyeti kimselere kaptırmayan Adalet ve Kalkınma Partisi, ilk kez yerel seçimlerde kaybetti. Belediyelerin idaresinde zafer ilk defa Cumhuriyet Halk Partisi’nindi. Bu asimetrik tablo, medyanın dilinde çatallaşmalara, zihinlerde derin yarıklara yol açtı.
Eskiden, hem genel seçimlerde hem yerel seçimlerde iktidar olan AK Parti’yi destekleyen ve CHP’ye muhalefet eden kalem sahipleri “yandaş gazeteciler” olarak anılırdı. AK Parti’nin merkezi yönetimdeki ve yerel yönetimlerdeki eksikliklerini yüksek sesle dillendiren ve CHP’nin eksikliklerini görmezden gelmeyi seçen medya mensupları ise “muhalif gazeteciler” olarak kodlanırdı.
Fakat yerel seçimlerin galibinin değişmesi ile birlikte, henüz adı konulmasa da roller yer değiştirdi. Yerel yönetimlerde iktidarı AK Parti’den devralan CHP, “eski muhaliflerine” yandaşlık hissini tattırırken; AK Parti iktidarını destekleyen kalemler, ilk kez güçlü bir muhalif tonda sahneye çıkmaya; CHP’li belediyelere yöneltilen yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarını yüksek sesle dillendirmeye başladı.
Tabii büyük çoğunluğu yine AK Parti hükümetinin merkezi yönetimdeki eksikliklerine karşı suskunluklarını sürdürüyorlar. Yine de söz konusu medya mensuplarının aralarında Cumhur ittifakının farklı unsurlarından isimler de olması hasebiyle, her kanadı eleştirebilen ve destekleyebilen isimler de yok değil.
Öte yandan, yıllarca iktidarı sorgulamayı görev bilmiş “muhalif gazeteciler” ise yerelde iktidar olmanın cazibesine kapılmış durumda. Onlar da CHP’li belediyelere yönelik eleştirileri yok sayarken, tıpkı eskiden olduğu gibi AK Parti iktidarının merkezdeki eksikliklerini dile getirmeye devam ediyorlar. İlginç bir şekilde, bu mahallede CHP’yi herhangi bir şekilde biraz bile olsun eleştirebilen tek bir isim dahi yok.
Ortaya çıkan güncel tablo şu şekilde: AK Parti’yi destekleyenler genelde / merkezi yönetimde yandaş, yerelde muhalif; CHP’yi destekleyenler genelde / merkezi yönetimde muhalif, yerelde yandaş.
Medya sahnesi, bir tarafın diğer tarafa “Sen yandaşsın!” diye bağırdığı, her iki tarafın da haklı olduğu ama neden haklı olduklarının farkında bile olmadığı tuhaf bir oyuna dönüştü. Haklılar çünkü her biri, bir yanıyla yandaş, diğer yanıyla muhalif artık.
Bu yeni çarpıklıkta, farklı kutuplarda konumlanmış gazeteciler, karşı mahalleden gelen hiçbir görüşü tartışmaya değer bulmuyor. Örneğin, AK Parti hükümetine yakın bir gazeteci MASAK raporlarıyla CHP’yi eleştirince, CHP’ye yakın gazeteci bu raporların üretildiği kurumların muteberliğini sorguluyor.
Oysa aynı gazeteciler, AK Parti’yi zora sokacak bir MASAK raporunu haber yapmaktan geri durmuyor. Kurumların güvenilirliği, ürettikleri belgenin kimin çıkarına hizmet ettiğine göre ölçülüyor.
Bu trajikomik hâli bir kenara bırakıp daha derin bir hakikate odaklanmak gerekirse, medyadaki bu keskin kutuplaşma yalnızca medya dünyasında kalmıyor; toplumu, habere muhatap olan halkı da zehirliyor. Artık insanlar, gazetecilik etiğine uygun biçimde hazırlanmış haberleri dahi “karşı mahalle”den geldiği için reddediyor. Algı yönetimi yapan sosyal medya hesapları hakikatin değil, aidiyetin kutsandığı bir düzende kitlelerin pusulası oluyor.
Kamplaşmış toplum düzeninde inanç bilginin, algı olgunun önüne geçmiş durumda. İnsanlar, hakikati değil, konforlarını koruyan haberi seçer durumdalar. Gerçekle karşılaşsalar da istediklerine inanmayı seçiyorlar.

Böyle dönemlerde karşıt görüşler bastırıldığı gibi, her fikir de yalnızca kendi mahallesine hizmet ettiği sürece makbul kabul ediliyor. Bu yüzden ekranlarda, gazetelerde, dijital platformlarda kılıç kadar keskin anlatılar görüyoruz: Her şey ya kusursuz ya da tamamen felaketten ibaret… Gri tonlar, anlayış, tartışma, sorgulama yerini çoktan siyahla beyazın tahakkümüne bırakmış durumda.
Böylesi ortamlarda, medyanın kamusal sorumluluğunu yerine getirmesi doğal olarak çok zordur. Gazetecinin kamu yararı adına hareket etmek yerine, hakikati aramaktan vazgeçerek, mahallelerin şaşaalı bir vitrini, yok edici bir silahı hâline geldiği yerde, bağımsız gazeteciliğin ne kadar da mühim olduğunu hatırlama zamanı gelir.
Bağımsız gazeteciler, ne muhalefetin ne iktidarın şemsiyesi altında barınmayan kalemlerdir. Onların pusulası hakikattir. Eksiklikleri dile getirirken mahalle ayrımı gözetmezler, başarıları ya da başarısızlıkları aktarırken kalemlerini, haber unsurunun kimliğine bakarak şekillendirmezler. Böyle bir gazetecilik, sadece bilgi sunmaz; aynı zamanda topluma aynalık eder. Kutuplaşmayı değil, ortak zemini büyütür.
Ne yazık ki bugünün Türkiye’sinde medya, çatışmayı körükleyen bir ateşin tam ortasında yer alıyor. Herkesin kendi mahallesinden olmayanı susturmaya çalıştığı, farklılıkların hainlikle eş tutulduğu bu iklim, yalnızca ekranları değil, sokakları da etkisi altına alıyor. Fikir ayrılıkları düşmanlığa dönüşüyor, diyalog ise yerini sloganlara bırakıyor.
Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklanmasıyla açılan yeni tartışma da bu bölünmenin en çarpıcı örneklerinden biri. İktidarı destekleyen gazeteciler, yerel yönetimi hedef alırken; muhalif gazeteciler, merkezi iktidarı hedef gösteriyor.
Burada özellikle CHP’ye yakın olan “yerelde yandaş, merkezde muhalif gazetecilerin” İBB soruşturması kapsamında belediye imkânları aracılığıyla çıkar elde ettiklerine dair gelişmeler de konuşulduğu için uzun bir dönem sonra ilk kez “yolsuzluk soruşturmasını örtbas etmeye çalışma imajı” sebebiyle itibar sorunu yaşadıklarını görüyoruz.
AK Parti’ye yakın olan “merkezde yandaş, yerelde muhalif” gazeteciler ise ilk kez muhalif yanları ön plana çıktığı için “yolsuzluk soruşturmasını konuşan, anlatan” konuma geçmeleri sebebiyle itibar kazanıyorlar. Ve medyanın bu iki kutbu da birbirini “Sen önce AK Parti’nin iktidarda yaptıklarını konuş!”, “Hayır, sen önce CHP’nin belediyelerde yaptıklarını konuş” diyerek suçluyor.
Toplumun kamplaşmaya dahil olan bireyleri ise hangi medya mensubunu seviyorsa, hangisinin tonu hoşuna gidiyorsa, hangisini mahallesinin kalemi belirliyorsa ona inanmayı seçiyor.
Destekledikleri partinin aleyhinde bir haber gördükleri zaman “Sen de o partinin tetikçisi mi oldun” diyerek tepki göstermeye başlıyorlar. Ne yazık ki maruz kaldıkları manipülasyon denizi içerisinde, kendilerini temiz, ahlaklı, liyakat sahibi kadroların yönetmesine layık göremiyorlar. Oysa kamunun gerçeği istemediği toplumlarda, yalnızca erk sahipleri kazanır. Demokratik toplumlarda kamu, gazeteciyi evrensel etiğe uygun davranmaya davet eder. Medyanın denetim gücü sayesinde de yüksek profilli yöneticiler ve kurumlarla yönetilir.
Toplum olarak bu çıkmazdan kurtulmanın yegâne yolu, medyada yeniden sağduyuyu ve bağımsızlığı inşa etmekten geçiyor. Peki, toplumsal dönüşüm bir günde gerçekleşmeyeceğine göre, gerçeği arayan bireyler ne yapmalı?
Medya okuryazarlığı olan bireyler, her iki mahallenin de yanlışlarını, doğrularını görebilmek istiyorlarsa hepsini izlemeli, okumalı ve dinlemeliler. Bu yolla, “Karşıt medya unsurlarını boykot ediyoruz” diyen kişilerin manipülasyonlarına kapılmadan doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü kendi perspektiflerinden inşa edebilirler. Habere ayıracak bu denli vakti olmayanlar ise yalnızca bağımsız kalemleri takip ederek de bu çılgınlık ortamından bir nebze olsun ruh hâllerini sıyırarak dimağlarını temiz tutabilirler.
Medya yalnızca haber veren değil, toplumun yönünü de tayin eden bir pusuladır. Bu pusulanın yönü şaşarsa; toplumun hakikatle bağı kopar. O yüzden her gazeteciye, her medya organına ve aslında her yurttaşa düşen görev şudur:
Anlamak için dinlemek, yargılamak değil, sorgulamak için okumak ve kutupların baskısı altında ezilmeden, kamu yararına hizmet edecek hakikatin peşine düşmek.
Bunu yapanlara tarih boyunca gazeteci, yapmayanlara ise propagandist denilmiştir.
Ece Sevim, 05.05.2025, ecesevim.com
