“Kork kardeşim. Bak o meydanlarda şu anda prova yapıyoruz. 81 ilde sen fragman izliyorsun, fragman. Korku filmini izleteceğim sana. Sen kötüleş, senden beter kötüleşmeyen ne olsun! (…) O sandık kurulana kadar ne mücadele verildiyse, o sandık korunsun diye de o mücadele verilir. Ondan sonra Mısır’daki meydanı izlediğiniz gibi televizyondan izlersiniz Türkiye’deki o demokrasi meydanlarını.”
(05.07.2025, Özgür Özel, CHP Genel Merkezi, Ankara)
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Manavgat’ta cürm-ü meşhut ile tespit edilen rüşvet görüntülerinin ortaya çıkmasının bir gün ardından Adana, Adıyaman ve eski İzmir Belediye Başkanlarının da yolsuzluk operasyonunda tutuklanması ile düzenledikleri olağanüstü MYK toplantısının sonrasında Erdoğan’a karşı sert bir konuşma yapması gerektiğine inanıyordu.
Hükümetin en hassas noktasından taarruza geçmeyi seçti ve kılıçlarını vesâyet söylemleri üzerinden kuşandı.
Sonuçları itibariyle pek tehlikeli olabileceğini öngördüğüm cümlelerinin motivasyonundaki niyeti okumak hususunda edilecek her sözün, toplumsal düzenin ve sivil demokrasinin hilâfına olacağına inandığım için söylem analiziyle detaylı tahlîl niyetinde değilim.
Yapılacak olası sokak çağrılarının, CHP’in örgütsüzlüğü neticesinde sahipsiz kalacağına ve kontrolsüz grupların elinde her türlü iç ve dış müdahaleye açık bir şekilde demokrasiye yönelik bir tehdit oluşturacağına dair inancımı koruduğumu söylemekle yetineyim.
Bu yazıdaki niyetim Özgür Özel’in amacının yalnızca “Erdoğan gitsin de, nasıl giderse gitsin” şeklinde daha önce özetlediğim anlayışa hizmet eden bir tarz-ı siyasetin içinde olduğunu henüz fark edemediğini ortaya koymak.
“Sokak çağrısı yapacağım zamanı ben bilirim” diyerek ortaya koyduğu siyaset yöntemindeki stratejilerinin “satranç” değil, “tavla” hamleleri olduğunu idrak ediyordur muhakkak. Aldığı riskin bilincinde zirâ. Buradaki zar faktörü ise sokak.
Özgür Özel dahil CHP yönetimindeki hiçbir isim, Cumhurbaşkanlığı seçimde cumhur ittifakı kaybetse ve “Erdoğan gitti, peki şimdi ne yapacağız?” diye sorulsa verilecek hiçbir cevabı olmayacağını henüz düşünemiyor. Bu kamplaşma söylemlerinden etkilenen kitlenin de böyle bir düşüncesi yok. Ülkeyi hangi kadrolar yönetecek, hangi politikalarla ilerlenecek, kimse bilmiyor.
Sadece İzmir’e bile baksa, kooperatif mağduru vatandaşların sorununu ne eski ne de yeni yönetimin çözemediğini ve Genel Başkan’ın da bu konunun yolsuzluktan mı yoksa beceriksizlikten mi kaynaklandığını tarafları bir araya getirerek öğrenmeye çalıştığını görüyor örneğin.
Bu kadrosuzluk ve plansızlık, sokakların hakimiyetinin ne hedeflediğini bilen örgütlü ve meşru bir meşru partiye değil; yüzü maskeli, eli molotoflu marjinal gruplara kalacağını gösteriyor. Sokak sadece anarşi vâdediyor.
Bu 19 Mart’ta denendi, görüldü ve herhangi bir sonuç elde edilemedi. Özgür Özel, Saraçhane’nin başarısı olarak “İBB’ye kayyım atattırmadık” şeklinde yapay bir söylem sunmaya çalışıyor, ancak zaten İmamoğlu terör soruşturmasından tutuklanmadığı için bir kayyım durumu mevzubahis değildi. Bu nedenle bu söylem de bir karşılık bulamıyor. İmamoğlu hâlâ tutuklu ve İBB ile başlayan dev yolsuzluk soruşturması Türkiye’nin pek çok şehrine yayılarak büyümeye devam ediyor.
Özgür Özel ister kırmızı kart göstersin isterse daha sert açıklamalar yapsın, CHP artık il başkanının tutuklandığı, “dokunulabilir” bir partiye dönüşmüş durumda. Ve bu stratejiye devam ederse sadece makamına meşruiyet üretecek söylemlerle ayakta kalabilecek. Onun da sürdülebilir olmadığı ortada.
İmamoğlu gözaltındayken apar topar CHP’ye olağanüstü kurultay kararı aldırması da CHP’ye kayyım atanacağı şeklindeki diğer bir gerçek dışı ve yapay söylemdi, anımsarsanız. Özgür Özel hep ummaktan endişelendiği sonucu erteletmeye yönelik adım atıyor.
Etki alanı içerisinde bulunan ve mobilize ederek radikalleştirdiği kitlesi üzerinde kayyım korkusunun işe yaradığını düşünüyor olmalı ki bu söylemi sürdürüyor. Mümkündür, zirâ daha önce bu stratejiye devam edecekse eğer buna mecbur kalacağını anlatmıştım.
Bunları zaten daha önce ziyadesiyle konuştuk. O nedenle bunları güncel olaylarla yeniden ele almayı lüzumlu bulmuyorum. Ben esasen Özgür Özel’in bu konuşmasında Erdoğan’a seslenirken Mısır üzerinden bir teşbihte bulunma çabasını dikkate değer görüyorum.
Mısır’daki Arap Baharı: Mübarek’ten Mursi’ye
Özgür Özel’in konuşmasında kullandığı Mısır vurgusu ve tonu, Türk medyasında ve siyasetinde pek çok isme Tahrir Meydanı’nı ve devrilen Mübarek rejimini hatırlattı.
Oysa bu söylem bana Mübarek’i değil, Müslüman Kardeşler’in yaşadığı kırılmayı ve Mursi’nin akıbetini çağrıştırdı. Bunu daha detaylı tahlîl edebilmek için “Arap Baharı” ile başlayan sürece birlikte göz atalım.

2011’de milyonlarca Mısırlı, Kahire’nin kalbindeki Tahrir Meydanı’na akın ederek Hüsnü Mübarek’in otuz yıllık otoriter yönetimini sona erdirdi. Bu meydan uzun yıllar boyunca özgürlük, adalet, yolsuzlukla mücadele talepleriyle anıldı. Ancak geçiş dönemi Mübarek’in devrilmesiyle bitmedi; ordu Yüksek Askerî Konsey üzerinden yönetime el koydu. Böylece devrim, ordunun denetiminde bir geçiş sürecine dönüştü.
Müslüman Kardeşler, darbe sonrası dönemde parlamentoda güçlü bir blok kurdu. Hareketin asıl örgütleyicisi ve stratejik beyni Hayrat el-Şatır’dı. Ancak Hayrat, Mübarek döneminde tutuklanmış, çeşitli cezalar almış ve sabıkası nedeniyle cumhurbaşkanlığına aday olamamıştı. Bu sabıka, ordu ve yüksek yargı için İhvan’ı dizginlemenin en kolay yolu oldu.

Hayrat’ın diskalifiye edilmesiyle İhvan ani bir manevrayla Muhammed Mursi’yi aday gösterdi. Mursi, Hayrat kadar karizmatik değildi; örgüte sadık, teknokrat ve “yedek” bir profil sayılıyordu. Hayrat’ın yerine adaylaştı ve seçimi %51,7 oyla kazandı.
Seçim sonuçları toplumun yarısının yönetimi desteklemediği anlamına geldiği gibi, ordunun kılıcının gölgesinin yeni hükümetin ensesinde dolaşacağına da işaret ediyordu.
Bu durum bana Türkiye’de 27 Mayıs sonrasındaki Demokrat Parti’nin devamı olan üç sağ partinin sandıktan %62 oy ile çıkması neticesinde ordunun Meclis’i toplattırmamak maksadıyla kurmay kadrosuyla imzaladığı 21 Ekim protokolünü çağrıştırmıştır hep.
Mursi’nin karşısında Mübarek’in eski başbakanı Ahmed Şefik vardı ve o da %48,3 oy aldı. Aradaki fark yaklaşık 800 bin oya denk geliyordu. Seçimin çok dar bir farkla kazanılması, Mursi’nin meşruiyetini zayıflatan unsurlardan biri oldu. Toplumun yarıya yakını onu istemiyordu ve ordu da medya aracılığıyla toplumsal kutuplaşmayı besliyordu.
Mursi göreve geldiğinde oldukça güçlü olan ordunun kendi üzerinde kurduğu vesâyetten önemli derecede rahatsızlık duyuyordu. Mübarek döneminden kalan ordu kademelerini değiştirerek üstündeki tehdidi azaltmaya çalıştı.
Bu motivasyonla Mareşal Tantavi’yi emekliye sevk ederek yerine Sisi’yi Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı yaptı.
Bu gelişmeleri de Erdoğan’ın neden Mursi ile bir gönül bağı kurduğunu daha iyi anlamamızı sağlayan olaylardan sayabiliriz.
Mursi’nin büyük yanılgısı: Sisi’yi kendi atamıştı
İhvan, Sisi’yi güvenilir ve “ılımlı” buluyordu. Özel hayatındaki muhafazakâr profili onu Mursi nezdinde de makbul kılıyordu. Sisi de bunun böyle algılanması için özel çaba gösteriyordu ama ordu içerisinde Mursi’nin bilmediği güçlü ilişkiler kuruyordu.
Sisi, bir yandan Mursi’nin yanında görünürken öbür taraftan Mursi’nin orduyu sivilleştirme planına direniyor ve ordu içinde subaylar arasında büyüyen “rahatsızlığı” yatıştırmak yerine sahada kendine alan açıyordu.
Ayrıca askerî istihbarat kökenli olduğu için ordunun içindeki hizipleri, generalleri, polis ve yargı ağlarını çok iyi tanıyordu.
Mursi bu dengeleri tam anlamıyla anlayamıyor, Sisi’nin yönlendirmelerinin kendi hayrına olacağına inanıyordu. Hatta kendini Sisi’ye karşı uyaranlar olursa onları dinlemiyor, “biz çok yakınız, öyle şey olmaz” diyordu.

Sisi, Mursi’ye sadık bir nefer gibi pozisyonlanırken, ordu içindeki “İslamcılar devleti ele geçiriyor” rahatsızlığını büyütüyor ve Tamarod hareketiyle sokağın öfkesi de artınca “halkın talebi” söylemiyle darbeyi meşru göstermek için adım adım kendini darbenin vitrini hâline getiriyordu.
Ordu ve yargı Mursi’nin üstüne gitmeye devam ediyor, medyada her gün ekonominin daha kötüye gittiği konuşuluyor, toplum liberal kesim ve İslamcılar arasında bir ip gibi geriliyor ve Tahrir meydanı bu kez Mursi’ye karşı protestolarla doluyordu.
Gerekli zeminin hazırlandığına kanaat getirildiğinde, ordu devreye giriyor ve Sisi önderliğinde Mursi darbeyle devriliyordu.

Mursi devrildiğinde onu destekleyen binlerce kişi Kahire’deki Rabia el-Adeviyye Meydanı’nda direnişe geçmişti. Ordu, bu meydanı kanlı şekilde bastırdı; yüzlerce, bazı kaynaklara göre binlerce insan öldürüldü.
Müslüman Kardeşler yasaklandı, lider kadro tutuklandı ya da sürgüne gönderildi. Mursi de savunmasını yaptığı sırada hayatını kaybetti.
Türkiye’de “Rabia” askeri vesâyete direnişin sembolü oldu
Bu olayların Türkiye’ye de yansıması oldu elbette. Erdoğan, Rabia meydanındaki katliamı “halkın seçilmiş iradesine darbe” olarak tanımladı, on iki yıl boyunca Sisi’nin adını her dillendirdiğinde ona en ağır sözlerle hitâp ederek Türkiye’de vesâyeti üreten kliğe Mısır üzerinden dolaylı söylemler üretti.

Rabia işareti Türkiye’de iç siyasette de güçlü bir simgeye dönüştü. Miting meydanlarında Rabia, sadece Mısır’daki trajediyi değil, özellikle 28 Şubat’ı, 7 Nisan’ı yakın tarihte yaşayan Ak Partililer arasında askerî vesayet ya da bürokratik müdahale girişimlerine karşı bir “milli irade” şifresi haline geldi.

Toplumsal kutuplaşma aynı sesleri dahi bastırıyor
Seküler kesim ile muhafazakârlar arasında gerçek bir iletişim kurulması istenmediği için, sekülerler rabiayı “İslamcılık” kavramıyla birlikte ele alarak değerlendirdi. Ancak durum Mısır’da dahi böyle değildi.
Oysa milliyetçi-muhafazakâr mahallede rabia, askerî darbelerin ve vesâyetin karşısında “milli irade” sembolüydü. Bugün CHP’nin olağanüstü kurultayında dillendirdiği “irade milletindir” sloganı gibi.
İki mahallenin birbirinin duyamamasının en büyük nedeni de kamplaşmaydı elbette.
Toplumsal kutuplaşma, aynı derde sahip insanların aynı dili konuşamadığı bir ortamın siyasetçiler tarafından oluşturulduğu bir gürültü kirliliğidir ne yazık ki.

Bugün ise otoriter bir yönetime sahip olan Mısır’da Arap Baharı’nın rüzgârı esmiyor artık. Kaydadeğer bir muhalif ses yükselmeyen bu eski Osmanlı topraklarında yavaş yavaş yeniden ağlar kurulmaya başladı ve devletlerarası diplomasi, iki ülke arasındaki tarihi ekonomik ve ticari ilişkilerle henüz yeni yeni örülmeye başladı.
Erdoğan, Mısır ile Türkiye arasındaki ilişkiler bozulmasın diye her yeni gelen hükümete destek açıklaması yapabilirdi. Ancak darbe karşısında Türkiye’nin tavrının demokrasiden yana olduğu uzun yıllar boyunca deklare edildi.
Türkiye’de Mısır siyaseti deyince bu yüzden önce akıllara Rabia, sonra da Sisi ile olan ayrılık geliyor.
Özgür Özel’in Mısır’dan çıkarması gereken ders
CHP üzerinden bir Mısır okuması yapacak olursak eğer, “darbenin karşısında olduğunu söyleyip de” sokaklar üzerinden tehlikeli bir Mübarek teşbihi yapmaları yerine tam da Mursi ve Sisi ilişkisi üzerinden Özgür Özel’in çıkarması gereken önemli bir ders olduğunu söyleyebilirim.
Çünkü Mübarek’i deviren meydan değildi, orduydu. Meydanlardaki eylemler, ordunun darbe yapabilmesi için bir zemin hazırlığıydı sadece. 2011’de Mübarek istifa edince yetki Yüksek Askerî Konsey’e (SCAF) geçti. Ordu geçiş yönetimini bir buçuk yıl elinde tuttu.
Yani CHP’nin hem darbenin karşısındayız demesi hem de Erdoğan’ı cuntanın başı ilân etmesi, Mısır / Mübarek örneği açısından anlamsız ve tutarsız.
CHP için bu tespitten daha önemli olan konu ise Mübarek sonrasında Mursi süreci. Zirâ Özel’in yakın çevresinden duyamayacağı bazı analizlerim olacak.
Mısır’da CHP’ye tanıdık gelecek yıldız savaşları
Arap Baharı’nın yıldızı İhvan değildi, İhvan’ın yıldızı da Mursi değildi. Üstelik Tahrir Meydanı’nda Mübarek’i deviren insanlar da sonrasında ne olacağına dair fikir sahibi değildi.
Yıllarca sistem dışına itilen Müslüman Kardeşler’in bu süreçte yıldızı parladı, yine de dengeleri gözeterek Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacaklarını açıkladılar. Ancak İhvan’ın Meclis gücünü ele almalarıyla iş ciddiye bindi ve o zaman gönüllerindeki aday Hayrat el-Şatır’dı.
Hayrat, İhvan’ın beyni, en güçlü örgütçü ve finansör figürüydü. Ancak Hayrat, Mübarek döneminde 2006’da askeri mahkeme kararıyla hapis yatmıştı. Suçu yasadışı örgüt faaliyeti ve finansman sağlamak gibi suçlamalardı.
Ancak nasıl aday olacaktı? İhvan uğraşıyordu ancak ordu şemsiyesindeki Seçim Komisyonu bu sabıkayı gerekçe göstererek Hayrat’ın adaylığını reddetmişti. Yani hukuken Cumhurbaşkanı adayı olamıyordu.
Böylece Hayrat’ın diskalifiye olması İhvan’da krize yol açtı. Mursi o yüzden apar topar “yedek aday” olarak gösterildi. Tabii ki işin arka planında pek çok gölgeli mesele vardı. Ordu Hayrat el-Şatır gibi örgütçü, karizmatik ve güçlü patronaj kurabilen bir İhvan liderinin cumhurbaşkanı olmasını istemiyordu.
Çünkü bu, siyasi İslam’ın kalıcı kurumsallaşması demek olabilirdi. Hayrat eylemlerin stratejik beyin kadrosundaydı, sokakta sembolik yüz değildi. Mursi ise Hayrat’ın sadık, uyumlu, itaatkâr ikinci adamıydı. Görünürde aralarında kişisel düşmanlık da yoktu.
Mursi, Hayrat’ın çizgisini sürdürmesi için seçilmiş bir “yedek” gibiydi. Ancak hemen ismi dillendirilmiyordu tabii. Arap Baharı’ndan sonra Müslüman Kardeşler, halkı ve tabanlarını ürkütmemek ve koalisyon potansiyelini korumak için “Cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacağız” şeklindeki açıklamaları defalarca bu yüzden yapmıştı zaten.
Çünkü Mübarek sonrası ortamda hem liberal kesim hem de ordu, İhvan’ın her şeyi tekeline almasından korkuyordu. Bu yüzden İhvan bir yandan parlamentoda güçlü çoğunluğu aldı ama cumhurbaşkanlığı için net bir planı uzun süre ilân etmedi. Böylece hareket içinde “Acaba aday çıkarmayacak mıyız?” tartışması yaşanırken, taban kopmasın diye bu belirsizlik uzatıldı.
Yani bu süreçte asıl planlanan figür Hayrat el-Şatır’dı. O, hem hareketin stratejik beyni hem de sermaye çevreleriyle bağlantılı güçlü bir isimdi. Ancak Hayrat’ın sabıkasının adaylığını engelleyebileceği biliniyordu. Yani herkes biliyordu zarların hileli olduğunu ama yine de İhvan bunu “askeri mahkeme kararı iptal edilir” umuduyla uzattı.
Tabanı diri tutmak ve bir B planı belirleyip karmaşa yaratmamak için Hayrat resmen diskalifiye edilene kadar yedek figür açıklanmadı. Yani örgüt kendi içinde güçlü görünen ama hukuken riskli bir adaya oynadı ve son ana kadar belirsizlik korundu.
Hayrat el-Şatır yolsuzluktan ya da rüşvetten değil, ideolojik olarak tutarlı bir mücadele vermekten dolayı Mübarek rejiminde sistem dışına itilmiş ve taban tarafından sadece “paranın” desteğiyle değil, gönülden desteklenmiş bir potansiyel adaydı.
Ancak Hayrat’ın hukuken aday olmayacağı aşikâr olunca Mursi’nin yıldızı parladı. Mursi, hareket içinde “sadık, teknokrat, tartışmasız itaatkâr” bir profil olarak biliniyordu. Halk nezdinde Hayrat kadar güçlü bir kitlesel figür değildi.
A planı da B planı da Z planı da Hayrat’tı ama Mursi kazandı. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlarla, doğru talih üzerineydi.
Ta ki Sisi’ye ve onun ordusuna güvenene kadar.
Mursi’nin İhvan’ın asıl güçlü ismi Hayrat el-Şatır hüküm giydiği için aday olamayınca onun yerine “mecburi yedek” aday olması, Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in pozisyonu ile benzerlik taşıyor diyebilir miyiz?
CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak meydanlarda lanse ettiği Ekrem İmamoğlu da hukuken aday olamıyor. Gerçi o Hayrat gibi ideolojik bir gerekçeyle değil, yolsuzluk soruşturmasından tutuklu ama benzer bir durumu var. Özgür Özel, örgütlü yapının “zorunlu alternatifi” olarak bu teşbihte Mursi’nin pozisyonuna en yakın isim.
Bu hikâyede görünmeyen bir figür daha olmalı. Ordu tandaslı vesâyetçilerle ilişkileri iyi olan ve kendini gölgede bırakarak, Özel’in her daim güvenini kazanan ve asla ondan ihanet gelmez diye düşündüğü ama eninde sonunda kendini kullandığını göreceği bir kahraman daha olmalı.
Mursi’nin Brütüs’ü Sisi’ydi. Özgür Özel’in Brütüs’ü kim?
Ece Sevim, 8 Temmuz 2025, ecesevim.com
